25 Mart 2012 Pazar

İçimde Yıllanmış Üzüm Bahçeleri


          Önümde duran bir şarap kadehi... İnce belinin üzerinde büyük başını taşıyor. Şeffaflığında, bir önceki dudak izinin özlemi var. Kimdi, bir önceki sarhoş ettiği, yanaklarına bir tutam al kattığı... Kimdi bir önceki, hoş sohbetlerde yüzüne sıcaklar bastırdığı, büyük kahkahalar attırdığı... Kim bilir.
            Yıllanmış üzümleri kucaklıyor, sigaramın dumanında çehresi bulanıklaşırken. Bir kavuşma mutluluğu hâkim şarap kadehinin büyük başında. Yıllanmış üzümler, odanın loş ışığında müziğin ritmiyle dalgalanıyor. Bir sarhoşluk ritüeli gerçekleşiyor, aynı masa, aynı sandalye... Aynı, sevdiğim müzikler birbirini izliyor, açtığım radyoda. Radyo bana eşlik mi ediyor sevdiğim şarkılarla, ya da, ben miyim; her bir şarkıda sarhoşlukla ağlamış olan!
            Şarap, durgunluğu olan bir içkidir ya hani; avucunu terleten bir içki... Yıllanmış üzümler, kadehin içerisinde odanın havasını soluyor.
            İnce belinden kavrıyorum kadehi, burnuma yaklaştırıyorum. Yıllarımın kokusu var gibi... İçimde yıllanmış üzüm bahçeleri. Bir yudum alıyorum, kadehin alnına kondurulan bir buse misali... Kadeh utanıyor, ben kişisi utanıyor...
            Her bir kadehte radyo, daha da bir şevkle vuruyor en sevdiğim müziğin notalarına. Arkadaşlarım uğruyor masama. Her biri, değerli anılarını anlatıyorlar. Kimileri ağlıyor masamda, kimileri kusmak için hızla kalkıp gidiyor. Her birinin ardından yine kendimi buluyorum, tam karşımda! “Anlatacak hiçbir şeyin yok mu senin?” diyor, kaşlarını çatarak. Çekiniyorum. Yapma, eyleme a dost! Benim senden başka kimim mi var da anlatacaklarımı döküleyim. Senin değerlilerine, kimler senin kadar değer vermiş be dost! Yapma, eyleme!
            Üzülüyor karşımda. Boynu bükülüyor, bir günah işler gibi. Dur! Diye haykırıyorum. Dur! Yoksa dökeceğim gözyaşlarımı. Hıçkırıklarını gömüyor içine. Ağlıyorum. Gözlerimden yıllanmış üzümler dökülüyor masama.
            Bir sese irkiliyorum. İçim geçmiş, elimdeki kadeh yere düşmüş. İnce beli sağlam duruyor, koca başı paramparça. Biraz şarap saçılmış yere, kadehin kanı gibi. Masama geri dönüyorum, ikinci şarap şişesi de boş. Başı ince, beli kalın şarap şişesi.
            Yıllarımdan ders çıkarıyorum, gün sabaha varırken; İnce belli, alımlı çalımlılar boş, büyük kafalar taşıyor ince bellerinin üzerinde ve yudum yudum sarhoş ediyor, çarpıyorlar. Ancak dıştan kaba olanlar, içlerinde ince bir baş bulundurabiliyor. Ve yapacakları her ne ise, direkt yapıyorlar. Sarhoşluk ince belden değil, baştan geliyor ya; güzelliğin dıştan değil de içten geldiği gibi.

-Tavanı Tahta Duvarlı Oda notlarından-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder