2 Mart 2013 Cumartesi

Kuruntu


Konunun özüne indiğimizde koca bir boşluk gördük. Konu bile sayılamayacak cümleler silsilesi içerisinde, bir öz varmışçasına içini doldurup konuştuk. Ne somut bir şey vardı ortada, ne de bu soyutluk içerisinde bir öz. İçi boşluk dolu bir konu. Ve bu konu her ikimizi de üzmeye yetebiliyordu.
            Anlamadığım nokta buradaydı işte; içi boş cılız bir kavramın her ikimizi de üzüntüye boğması nasıl mümkün olabiliyordu?
            Sonra fark ettim. Konu değildi bizi üzen. Biz’dik. Yine, beraber yaptığımız bir eylem içerisinde birbirimize etki ediyorduk ‘iyi’ ve ‘kötü’. Konu boş olduğu için içini kolaylıkla doldurabiliyor ve söyleyebiliyorduk.
            İçi boş olan her düşünce kuruntudan ibarettir. Ve boş olan her zaman daha büyük görünür. Boş bir odaya daha sonra sığamamak gibi...

26 Ocak 2013 Cumartesi

Mutlu Yazar


            “Size bu yalnızlık mektubumu mutluluklar içerisinden yazıyorum…” diye başladı ilk satırına yazar. Yanında biraz kuru yemiş ve ikisi sıkılmış dört kutu birası vardı. Yer yer masanın üzerinde kurumuş mürekkep damlaları vardı. Ama yazarın parmakları temiz, klavyenin tuşlarına vuruyordu. Yalnız değildi ya, romantik olmasına da ihtiyacı yoktu.
            “…evet, size sesleniyorum; siz, oradaki yalnızlar ve mutsuzlar! Size bu yalnızlık mektubumu mutluluklar içerisinde yazıyorum. Çünkü ‘düşmanının silahını bileceksin’. Ve ben size düşmanımdan, düşmanınızdan sesleniyorum…” Her bir satırı doldururken içi kıpır kıpır oluyor, mutluluğa daha da çok alışıyordu yazar. Arkada çalan müziğin yükselişine denk getiriyordu yudumlarını. İçerisinde bulunduğu an içine işliyordu. O anın içerisinde, an onun içerisinde…
            “…Burada her şey sizi baştan çıkaracak güzellikte. Muazzam bir devinim var. Kuşların ötüşü bile öyle muazzam geliyor ki kulağınıza, gözlerinizin kör olmaması mümkün değil. Dostlarım! Sizlere düşmanımızdan sesleniyorum; burası fazlasıyla güzel…”
            Yazarın içinde en ufak bir şüphe dahi yoktu; bu yazısını okuyacaklar elbette onu anlayacak ve üzüleceklerdi. Hem onun için hem de kendileri için üzüleceklerdi. Belki sabah yeni uyanmış okuyacaklardı belki de yatmadan hemen önce… Ve her iki durumda da bir ağırlık çökecekti üzerlerine. Yazar kısa yazısına son veren satırlarda;
            “…Bizi burada bekleyen hiçbir şey yok dostlarım! Biz buraya ait değiliz ve asla olamayız. Biz, yalnız doğduk dostlarım ve yalnız öleceğiz. Bu şatafatlı hayatı istemeyiz; biz gözleri açık olanlarız! Sizlere, dostlarım, düşmanımızdan selam yolluyorum. En kısa zamanda görüşmek ümidiyle.”
            Yazar yazısının son noktasını da koyduktan sonra içkisini bir dikişte bitirdi. Alkolün kanına karışmasıyla vücuduna ürperti geldi. Biraz sallandı, başını sağa sola salladı ve geğirdi. Şimdi daha da mutlu olmuştu. Hareketli müzikler birbirini izledi ve yazar mutlu yaşantısına devam etti.
            Fakat onu okuyanlar üzgünlerdi. Yazarın sahip olduklarına sahiptiler, hatta belki de daha fazlasına, ama üzgünlerdi. Yazar, onlara düşmanlarından sesleniyordu, mutluluktan! Onlar yalnızlardı. Anlaşılmayanlar, kandırılanlar ve yargılananlardı. Mutluluğa nefret duyuyorlardı. Öyle bir nefret ki bu, gözlerini kör etmiş ve mutsuzluk nidaları atan bu mutlu yazara inanıyorlardı.
            Bu yazarın dost gibi gözükmesinin tek nedeni; düşmanın yanından dost sözcükleri savurmasıydı. O dostlarından kazanıyor düşmanlarında harcıyordu. Ve bunu büyük bir mutlulukla yapıyordu. Okuyucularının ise tek suçu gözlerini kapamış olmalarıydı.
            -Herkes kör olmuşsa eğer; bu yazıyı yazan kimdi?-

1 Ocak 2013 Salı

"Boşver Abi O Kaybeder"


    --     “Serde alkol damlacıkları vardı. Oda loş ışıklarla ıslanıyor, arasına yastık sıkıştırılmış, hafif açık pencereden gecenin soğuk yalnızlığı içeriyi dolduruyordu. Perdenin bir ucu rüzgarla dalgalanarak ensemdeki tüyleri ürpertiyor, içimi titretiyordu. Yalnız değildim, o da oradaydı. Kaçıncı kadehteyiz ya da ne konuşuyoruz bilmiyorum. Sadece, konuşuyoruz işte. Ses oluyor, kulaklarımıza doluyor, içimizi temizliyorduk. Ya da kirletiyor.
            Soğuk havayı bir nebze kırması için üzerime aldığım hırkanın üzerinden bir iki parça tüy kopararak halının üzerine bıraktım. Havada hafifçe süzülürken tüyler, halıya doğru,  bir yudum daha aldım şaraptan…
            İçerisinde bulunduğum durumun esareti altında vücudum, sergüzeşt dalgalar gibi kayalara apansızca vuruyor, vuruyor, vuruyordu. Ortada duran tahta sehpanın üzerine köhne hayallerimiz yığılmış,  yerlere dökülüyordu. Tutabilmek ne mümkün…
            Gözlerine baktım. Bana bakmıyordu. Belki de gönül gözüydü, bakmamız gereken. Nutkum tutulmuş, kelimeler kifayetsiz kalmıştı. Sessizlik ağlıyordu, sessizlik…”
    --      “Dur lan azıcık.” dedim. “Dur, nerelere girdin, nelerden bahsediyorsun!?”
            Akşam saat 10 civarı, sahilde oturmuş bira içiyorduk. Dertliydi, derdini paylaşmamı istemişti. Buluştuk ve paylaşıyoruz.
Betimlemeler üzerine 3 sigara içmiş bir kutu birayı sıkıp denize fırlatmıştı. Konu tabi ki; ‘kız mevzuuuu’ydu.
   --       “Şunu bi düzgün anlat, betimlemelerin aldı kopardı bizi konudan kardeş, yazık günah.” dedim. Oturduğumuz taş da bir hayli rahatsızdı.
   --      “Ya kardeş ben buna (‘bu diye bahsettiği ölümüne sevdiği o kızdı) o akşam kalabalık içerisinde bir anını yakalayıp hoşlandığımı söyledim. Böyle bi afralar tafralar, görmen lazımdı. Neymiş efendim; ben onun tipi değilmişim. Arkadaş tipimi napacan kaniş köpek seçiyor sanki. Gönlüme bak gönlümeee!...” Kutu biradan aldığı büyük bir yudumla bu duygu ve anlam yüklü konuşmasını taçlandırmıştı. Kıvanç içerisinde onu izliyordum.
   --     “Ee…?”
   --       “Yok kardeş, kabul etmedi. O bana o gözle bakmamışmış. Bende çektim çıktım gittim.”
   --       “E iyi yapmışsın. Üstelememek gerek. Kendisi kaybeder be kardeş.”
            Ve o zerre duygu yüklü olmayan cümle ortaya çıkıvermişti; “kendisi kaybeder.”
   --      “Aynen kardeş. Zaten bir haftalık bi olay bu yani, kapadım ben o defteri. Şimdi onun bi arkadaşı var, çok tatlı kız… Bakalım.” dedi.
            “Yuh!” deyişim o kadar ani oldu ki öksürüklerime karıştı, istifra edecek kıvama gelince tepkimden vazgeçtim.
            Derdi buydu işte; tek bir kelime “…Bakalım.” ‘Kaniş Köpeği’ espirisi ile puan toplayamamış dertli, şimdi “bakalım” diyerek espirisine ciddi bir bakış açısıyla tekrar yaklaşıyordu.
Az önce betimlemelerle ağzından köpük getirircesine coşan, krizler geçiren, şairane duygularla meşk yaşayan bu Asaf, şimdi hacetlenmek için denize adım adım yaklaşıyordu. Zira üzerinde durduğumuz taşlar pek bi rahatsız ve dengesizdi.
            “Sen fena kaybetmişsin be kardeş” diye fısıldadım arkasından ve elimdeki kutuyu sıkıp kenara iliştirdim.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Cıvık Maneviyat


            Sokağın başında pis bir koku karşılıyor beni. Soğuk hava yetmiyormuş gibi bir de bu koku… Yine de bu kokuya aldırış etmeden, yapış yapış olmuş sokaklarda alkol alabilen insanlara anlam veremedim., veremiyorum. Onlar, bu pis kokuya alışmışlardı; belki de tüm hayatı böyle kokuyor olmasından, belki de sadece o anlık mutlu olmak için aldırış etmiyorlardı.
            Ellerim cebimde, bir nebze soğuğu önemsemeyerek geçip gittim bu mutluluk saçılmaya çalışılan masaların yanından. Saat gece 2’ye geliyordu. Tek istediğim sıcak bir yere girip bir bira içmek ve biraz soluklanmak:
            O gün güya, tüm kalıplarımı kıracak, tek başıma çıkacak ve gitmekten çekindiğim, üşendiğim yerleri gezecektim. O dükkana girecek bir şeyler soracak, o köşe başındaki büfeden yemek alıp bir köşede yiyecektim… Öyle oldu. Yaptım. Fakat bu yorgunluk, pişmanlığımla karışıyor ve yükümü çoğaltıyor. Dışarıda bana göre bir şey yok, umudumun sınırlarını zorluyorum. Sadece bir bira içmek istedim tüm bu düşüncelerin üzerine.
            Gündüz vakti gittiğim, sessiz sakin bir mekanın kapısına geldim. Ellerim cebimde, pis kokunun üzerime bulaşmış olmasından rahatsızlık duyarak, kimseyle göz göze gelmeden kapıdan içeri adımımı atmaya yeltendim. Bir el durdurdu beni. Öyle yorgun düşmüştüm ki, bu engelle tüm bedenim sarsıldı. Kafamı kaldırdım, yapılı bir adam; “Damsız almıyoruz.” dedi. “Dam?” diye soruverdim, anlayamamıştım. “Kız.” diyerek net bir açıklama yaptı. Bir insanın farklı uzuvlarıyla anılmasının pisliğini de ekledim duygularıma.
            Dam. Tek bir harf fazlalığı yaratarak söylenen bu kelime yanımda olmadığı için içeri giremedim. Potansiyel bir sapık olarak nitelendirildiğim o yere girmek için diretmedim. Geri döndüm ve yakındaki tekelden bir bira almaya karar verdim. Tek istediğim yorgunluğumu atacağım bir bira içmek.
            Birayı aldığım tekelin hemen yanında, bomboş bir mekan vardı. Dışarıya birkaç masa atmış… Fakat oradan bir şey almadan oturamıyordun. Ve elimde bira, boş masanın/sandalyenin yanında öylece dikildim.
            Sokak pis kokuyor, sokakta bulunan insanlar yapış yapış olmuş bu sokaktan bile daha berbat durumdalar. Ağır bir parfüm kokusu kırıyor burnumu. Kasılarak sokakta dolanan insanlara bakıp; İşte maneviyat! diye haykırıyorum içimden. İşte gerçeklik!
            Alkolün etkisiyle çökmüş gözlerle birbirlerine sırnaşan çiftler doldurmuş köşe bucağı. Kimin kimi neresinden öptüğü bile belli değil. Vıcık vıcık hayvani dürtüler süzülüyor sokağın kenarlarından. İçtiğim tek bir bira elimde ağırlaşıyor. Tadı zehir gibi.
            Sadece, verdiğim paranın karşılığı olan bu birayı bitirmeden gitmek istemiyorum. Beni burada tutan tek şey bu şişe oluyor. Kendimi oraya ait hissetmiyorum. Kendimi böyle büyüyen, gelişen bir insanlığa ait hissetmiyorum.  Elimdeki bir şişe biradan bile ucuz bir arkadaşlık, bağ kurmak istemiyorum.
            ‘Dam’ denilebilenler, yapışkanlıkla, vıcık vıcık olmayla kazanılabilenlermiş, anlıyorum.
            Birkaç ‘dam’ ile istemeden göz göze geliyorum. Kimisi yüzünü ekşiterek çeviriyor, kimisi ise tebessüm etmeye çalışıyor alkolün sersemliğiyle. İçtiğim bira iğrenç bir tat bırakıyor ağzımda artık.
            Tüm bu pisliğin ve uğultunun ortasına bir çöp kamyonu giriyor birkaç dakika sonra. Elimdeki biranın dibine çeyrek kala çöpe atıp oradan hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Doğum Günü Pastası


                    Bir mum olsun doğum günü pastanda. Ne bir ileri git ne de bir geri... Aynı kalmak değil aslında.— Yani hem küçük kal, hem de büyük:
                   Küçük kal; küçüklük hayalleri ısıtsın içini...ve büyük kal; küçüklüğüne gülümse bilincinle. Mümkün olsun ikiside.
                   Bir mum olsun doğum günü pastanda. Sadece bir dileğin olsun.—Kabul olacak. Öyle çok fazla şey bekleme hayattan; hayal kırıklığına uğramamak için. Hayat bize hiçbir şey vermiyor, vermeyecek, biliyorsun.
                   Tek bir nefesin olsun o mumu söndürecek, hayallerini gerçekleştirecek olan. Eğer nefesin yetmiyorsa bu dileğini gerçekleştirmeye; orada bırak onu. Çünkü biliyorsun; hayat, yeni bir soluk alınamayacak kadar hızlı ilerliyor...
                   Tek bir mumun altındaki pasta kadar tatlı bir hayatın olsun. O mum, aslında bir nefesle söndürülemeyecek kadar kuvvetli yansın, ısıtsın içini. Ve bu pasta kadar tatlı hayatın, dilim dilim paylaşılsın, tadılsın sevdiklerinle.