23 Şubat 2014 Pazar

Kara Bulutlar

İçimde kara bulutlar…
Gök gürültüsü, yağmur...ve sağanak yağış.
Her bir cümlenin ardında gök gürültüleri duyuluyor, şimşekler çakıyor. Savruluyor ruh halim, bir yandan bir yana; içimde yağmur yağıyor.
Bir yanda toprak, diğer yanda rutubet kokusu…
Birbirine karışıyor, ıslak bir dokunuş, gözlerimde. Zıtlıklar, birlikte var oluyor, can buluyor.
Söylemek istediklerim birer damla gözlerimde, yanaklarımdan süzülüyor…
Bir ritim içerisinde koca bir sessizlik gibi yalnızlık, öylece durup izliyor.
Yorgun ayaklarını uzatıp, derin nefes aldığında zihninde canlanan bu düşünce, büyük bir gerçekliğin hayali yansıması. Ne ‘ben’ kalıyor, ne de ‘sen’. Kayboluyor koca bir ‘biz’.
Ama elbet her bir yağmurun ardından doğuyorsa gökkuşağı, bir matematik problemi gibi… Sonuçtur gökkuşağı, karabulutlar, gök gürültüsü ise gidiş yolu.

Yazı da kışı da içinde yaşıyor insan. Yapraklarım dökülüyorken yeşeriyor, sular duruluyorken akıyor, gürlüyor. Ama neticede, her yağmur ardında bir gökkuşağı barındırıyor; budur dileğim.

25 Aralık 2013 Çarşamba

Benliğe Mektup

            Yine o, aynı sessizlik… koca bir yankı gibi, nereden geldiği belli olmayan… Öylesine bunaldım ki kendimden; aynı yollar, aynı müzikler, aynı kokular, aynı tatlar… Her şey tek düze. Hep bir sessizlik… Koskoca, parıltılı, kalabalık sokakta bile yürürken bulduğum bir yankı. Parmağımla, kulaklarıma bastırıp çeksem geçecek gibi ama geçmiyor işte. Orada öylece duruyor.
            Birkaç eski arkadaşı aradım bugün. Belki o sesleri duymak beni bu sessizlikten uzaklaştırır. Ama nafile. Onlar da aynı… Neredeyse hiçbir şey değişmemiş hayatlarında. Kısa sürdü telefon konuşmalarım. Birkaç cümle bir şeyler yazayım dedim, olmadı. Kendimle baş başa kalmaya tahammülüm kalmamış. Yeni romanlar aldım. Bir çoğu polisiye/gerilim. Bir çırpıda bittiler. Geriye karanlık hayal gücüm kaldı, ekşi tat gibi. Eski mektupları çıkardım, tütsüler, mumlar yaktım. Bir ritüeli gerçekleştirir misali. Ağlamaklı oldum, kaçtım odadan.
            Büsbütün bir tahammülsüzlük kaplamış içimi; kendime, beni ben yapan ne varsa. Konuşurken kelimeler ağzıma doluyor, halsizlikle dökülüyor, dağılıyor, yok oluyor. Neredeyse her dediğimi tekrar etmek zorunda kalıyorum. Kendimle konuşmaktansa küskün bir kaçış içerisind
eyim. Göz göze gelmiyorum aynalarla.

            Bu işte; ben. Yazdığım ise ufacık bir çöp. Bu yazımı da diğerlerinin yanına, tozlanmaya bırakıyorum. Kendimden bunaldığım zaman çıkartıp okuyacağım ve iç geçireceğim; ne de güzel arkadaşmışım, kendimle.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Budur Bizim Sıradanlığımız

           Bizim de kendimize göre hayallerimiz var elbet. Ağlamasını bildiğimizden… Ağladığımızda, her şeyi boş verebilmemizden… Kimseden farkımız yok. Sen, ben… diğerleri gibiyiz işte. Başka bir özellik aramaya, öyle ahım şahım anlatmaya gerek yok. Bal damlarsa dediklerimizden, iki duble içmişliğimizden… Sağa bakarsın kalabalık, sola bakarsın kalabalık… Aldanma böyle durduğuna, büyük bir yalnızlık bu içimizde barınan. Derin bir nefes almaya ihtiyaç duyarcasına ukde kalmış onca şeyle parıldıyor içimizde.
            Hayat bize çok şey anlatır da biz anlamayız, işimize gelmez. Tek karelik bir film sahnesi gibi yaşarız koca hayatı. Repliğimiz gelince iştahla söyler, şöyle bir çalım attık mı bakışlara ‘tamamız’dır. Herkes gibi, hiçbir şeyi dert etmez iken çok şeyi kafaya takarız. Her şeyde kaybolurken, tek bir şeyde can buluruz. Budur bizim hayatımız, bir rakı kadehi gibi. Su kattık mı beyazlaşır, tatlaşır...
            Güzel şarkılardan, şiirlerden bir iki kuple kaldı mı aklımızda, uçup gitmeden payla
şırız hemen. Böyle severiz; kafesleriz. Ama gönüldendir kafesimiz. Çıkmak acı verir. Kalmak yürek gerektirir. Bak, işte belki burada biraz ayrılırız diğerlerinden. Ama büyütme gözünde, öyle yüce insanlar değiliz. Sıradanız. Her şeyi bir dal sigarada halledebilirken, tüm sorunları tek bir cümlede yaratırız.
            Her insan farklıdır derler. Kulak verme onlara artık. Dönemsel bu, farklı olanı çok tutmuyorlar çevrede. Biz kadehimizi tokuşturalım, sağa sola, kalabalığa selamımızı vererek. Bir damla yalnızlığımız da kalsa ruhumuzda, akar, gürler içimizde şelale misali.
Soğuk suyumuz olsun yalnızlığımız, sohbetimiz buzumuz olsun, karakterlerimiz rakı misali… Budur bizim sıradanlığımız.

1 Aralık 2013 Pazar

An Mektubu

           Tüm her şey sana zıt duruyor gibi hissettiğin o an…
Çaresizlik öyle bir sarmış ki bedenini, nereye gitsen, hangi yola girsen çıkmaz. Hangi kapıyı çalsan içi boş, bomboş odalar. Ne bir arayan kalmış ne de bir soran. Yapayalnız geçirdiğin günler ardında biraz alaka beklemen çok olmuş. Elinden tüm sevdiklerin alınıyor gibi. Az ve öz severken sen, çokmuş gibi algılanıyor olması; çaresizlik. Tane tane dolduruyor iliklerini. Tüm çıkmazların dibindeyken bir çıkmaza daha giriyorsun. Zaman kayıp gidiyor ellerinden. Vakit geçiyor. Saniyelerin nabız atışlarında gençliğin yok oluyor. Sen, ‘sen’ ile kalıyorsun. Aydınlığa karanlık çöküyor. Kalbim bir keder… İyileri tutmak zor iken kötüler bir o kadar inatçı. Her bir davranışın ardında anlamsızlık, saçmalık beliriyor. Tüm bu mantıklı olanlar b,r anda içi bomboş kutulara dönüyor. Yok oluyor adeta. İyiler zamanla yok oluyor. Boşluk hacmini arttırıyor. Geriye bir sessizlik içinde bir kaç sözcük kalıyor. Başı sonu belli olmayan… Anlamı belli olmayan… Saniyeler atıyor…
            Anlamı belli olan sözcükler yanlış anlamlarına kavuştuğunda düşünceler kaplıyor aklını. ‘Acaba’ derken buluyorsun kendini. Ve her ‘acaba’ kendinden şüphe ettiğin o ana tekabül ediyor. Kendinden şüphe etmek; duygularından, düşüncelerinden ödün vermek…
            Kaleminin mürekkebi öyle başı boş dağılıyor ki damla damla saman yapraklı kağıda, akıyor, karışıyor, bir bütün oluyor. Sahip çıkamadığın her düşünce anlamını kaybediyor. ‘Olmayacak’ dediğin her an koca bir boşluk bırakıyor aklında. Tekrar düşünmeli, tekrar değerlendirmeli.
            Kayboluyorsun; zamanla, tane tane, saniye saniye. Büyük düşünceler un ufak oluyor aklında. Kayboluyorsun. Duygular kendini mantığa bırakıyor. Söylenenler anlamını yitiriyor.
            Her güzel şeyin sonu oluyor ya, güzel olanın sonu her daim kötü gibi. En büyük güzellik; hiç olmamışlıktır.
            Sigara izmaritinin parmak uçlarında yanışı gibi za
man… Acı veriyor. Nihilist yaklaşımın düşünceleri akan kanına karışıyor. Koca bir boşluktan koca bir boşluğa adım atar gibi. Amaçsız, çaresiz, anlamsız ve komik. Öyle ya; her şey anlamını yitiriyor.
            Anlamayacak kadar aptal insan. Birkaç kadehte her şey yerli yerine otururken, tüm oturmuş olanlar yerinden kalkıyor. Ve bu saygı belirtisidir. Düşüncelerin aitliğe, sorgulanmış olanlara ve acımışlık, acınmışlık…
            Sahip olamayacak kadar acizliğin içerisine gömülmüş. Belki… belki bir an gelir de anlaşılır bu duygular, düşünceler. Tamamıyla yok olan bir düşüncenin, zamanın son demleri gibi. Zamansızca gelen ve zamanı belli olmayan ölüm gibi.
            Yok oluyor. Yaşarken varlığından ödün veriyor. Mantıksız, komik ve saçma… Basitliğinin altında koca bir anlam barındırıyor. Ve her şeyin detaylarda gizli olduğu gibi. Her şeyin kelimelerde gizli olabileceği gibi.
            Bir insan, tüm güzelliğin ardında barınan gerçek duygularla sevebilecek… Mantık tüm güzelliğin ardında durur.

            Yok oluyor tüm güzellikler, mantık, fark edilmek üzere.

An Mektubu: O an içerisinde gelişen duygu ve düşüncelerin o an içerisinde yazılmasını içerir.

Not: Kimi cümleleri ve kelimeleri okunmaz hale geldiklerinden dolayı düzeltemedim. Anlam kayması ve/veya anlaşılmazlık olabilir.

24 Kasım 2013 Pazar

Yaşlı/Genç Zaman

           Kişide, yaşam, sonsuzluğunu kaybederse eğer; -yaşlı ya da genç- yapılan eylemlerin anlık değerleri ön plana çıkacak ve bir çok eylem anlamını yitirecektir.  (İçilen sudan tat alınmaz, ihtiyaç giderilir.)
            Yaşamın sonsuzluğu bireye endeksli olmadığı gibi, hiçbir ‘tek’ canlı için de yaşam ‘sonsuz’ değildir.
           Yaşamın ‘uzun’luğu ve ‘kısa’lığı, kazanılan anılarla değerlendirilebilir. Yaşlı birisine yaşam artık kısa olmayabilir.  Farkındalığı zamanında yakalamak, geriye kalan zamanları doldurmayı sağlayacaktır.
           Yaşlılıkta zihin de bellek de önemlidir. İnsan, olayları bir ‘neden’e bağlamak ister. Her şeye bir açıklama getirmek ister ki bu nedenle ‘umut’ ‘nedensiz’lerin neden bekleme süreçleridir.
            Kişi değerli olduğunu hissetmek ister, zihin de belleği buna göre düzenler. ‘Güzel’ anıların bellekte ön planda tutulması gibi…
            Gerçek, daima geçmişte mevcuttur. Kişinin gerçeğe ulaşabilmesi için geçmişe yolculuk yapması ve şimdiki zamanı ile harmanlaması gerekir.
            Koca bir hayatın kendisini ‘düş’ olarak değerlendirirsek; bu düşün içerisinde yapılan eylemler ‘boşa kürek çekmek’ olacaktır. Doğmamızdan önce belleğimiz boştur ve son’da da belleğimiz boş kalacaktır. Amaçsızlığa doğmak ve amaçsızlığa ölmek. Sadece hayatın içerisindeki devinimde bir yer sahibi olmaktır. Amaçsızlık içerisinde, sadece, amacı olduğunu düşünülene yönelinir ve hedef yaratılarak bir amaç edinilir –amaçsızca-.

          Geçmiş ve şimdiki zaman içerisinde bulunanlar, bir düş gibi kaybolup giderken; bu zamanlar içerisindeki her bir eylem, asla ciddi bir çabaya değmez. Gelecek ise, ölümün olduğu yerde ne kadar önemli olurken o kadar da önemsizdir, önemini kaybeder.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Gitmek ile Dönmek

           Uzun, gece yolculuğunun dönüşündeki huzur bu bedenimi kaplayan. Manasızca oluşan bir boşluğu dolduramayacak kadar cılız, uçucu… Hiç söylenmemiş birkaç kuple sözün, söylenmişçesine yüreğinde bıraktığı o iz… Anlamından şaşmış ya da bir çoğu anlamını yitirmiş kelimelerin. Yarı aralık duran camdan soğuk rüzgar esiyor boynuma. Üşüyorum. İki hareket yapıp camı kapatamayacak kadar korkak oluşum, yorgunluğun dibinde zehirli bir yılan misali duruyor, tıslıyor. Rüzgarın uğultusu var kulaklarımda. Gözlerimi hafif aralamış, geride kaybolan kırmızılı, sarılı, beyazlı ışık hüzmelerini takip ediyorum.
            Gidiş yolunun, dönüş yolu ile kesiştiği tam o yerde bulunuyorum. Yani gitmek ile dönmek. Hep karanlık halini gördüğüm o ‘mola’ yerinin çevresini, küçükken uyuyakaldığın için sonunu öğrenemediğim masallar gibi merak ediyorum. Sanki keşfedilse, hiçbir anlamı kalmayacakmış gibi… Masal, gerçekçi görünecek. Bir o kadar kopuk, kısa cümlelerle… Bir iki parça lokma atarken, etrafımda hep aynı yüzleri görüyorum. Yada aynı mimiksiz ifadeler… Gidecek hiçbir yeri olmayan ben, ‘gitmek’ ile ‘dönmek’ arasında karnımı doyuruyorum. Umursamaz gözüksem de, umursamaz gözükse de bu kadar insan, aklındaki düşüncelerden yollar yapıyor, içlerinde kayboluyorlar, kayboluyorum. Aklımda hep ‘hiçbir şeyi kaçırmama’ telaşı var. Vaktinde… Vakti geldiğinde… Öyle bir telaş ki bu bedeni saran, hedeflerine önüne hedef, bitiş çizgisinin ilerisine bir çizgi daha çekiyor. Şimdi ise ben, tam ortada, karnımı doyuruyorum.
            Ucuz, sıcak su tadı ağır basan o kahvelerden bir tane daha içeceğim. Buraya veda ediyormuşum gibi hissediyorum. Kalmak isterken, kayboluyorum. Karanlıkta, parıltılı ışıklar vuran insanların yüzüne bir kez daha bakacağım. Seviyorum bu duyguyu. Bana çöküşün soğukluğunu hissettiriyor. “Soğuk, insana yaşadığını hissettirir.”
            Yola devam etmem gerektiği, yapış yapış olmuş fayanslarda yankılanıyor. Yoğun yemek kokusunun arasından soğuk hava tekrar yüzüme vuruyor.
Gidiyor muyum, dönüyor muyum?
            Geride kalan kırmızılı, sarılı, beyazlı ışıklar gibiyim… Göz kamaştırırken, karanlıkta yok oluyorum. İçimde manasız bir huzur…Anlamını kaybetmiş cümleler… Yüzüm bana çöküşümün soğukluğunu hissettiriyor. Gitmek ile Dönmek… Tam ortasındayım. İki tarafa doğru da bir eğilim var. ‘Giderken dönüyorum. Dönerken de gidiyor.’ Tek yapmam gereken doğru taraftan bakmak. Doğru tarafa doğru bakmak ve adına bir eylem koymak. Şuan sadece, kalıyorum. Tam ortasında… ‘Mola’ yerinde… Masalın uyuduğum kısmında… yarı açık camın yanı başında.