25 Ekim 2014 Cumartesi

Pembe Burunlu Tavşan



Küçüklüğümden beri göğsümün içinde pembe burunlu, şirin bir tavşan taşıyorum. Benimle birlikte büyüdü, büyüyor. Üzüldüğümüz zamanlarda konuşmak istedi, susturdum onu. Alkole boğdum. Kimi zaman da o ayrı ben ayrı ağladık. Bir tek ben biliyordum onu. Kimseye göstermedim.
Bazı geceler göğsümden çıkarıyorum, sohbet ediyoruz onunla. Gönlümüzü alıyoruz karşılıklı. İlişkiler böyle yürür. Çok yıprandık. Şimdi bu halde. Ama benim için hala pembe burunlu, şirin tavşan.


7 Ekim 2014 Salı

Ufuk Çizgisi

Bak; kaybediyoruz ufuk çizgimizi. Her şey birbirine giriyor, kaynıyor. Ortalık ateş içerisinde. Yüzlerden geriye sadece silüetler kaldı. Zaten ne önemi vardı ki yüzlerin, yalanları gizledikçe. Ve ben yine uyuyamıyorum geceleri. Hani şu, bedenini yatağa bağlayan düşüncelerden. Hareketsizce, bomboş tavanı izlediğin o düşüncelerden. Hepsi aynı gibi, çıkmaz. Başlangıcı olmayan. Sonu olmayan.
Bak; yine kaybediyoruz aklımızı. İnsan sevmeye başladığı zaman kaybetmeye de başlıyor. Ve insan böyle büyüyor. Bir insanı olgunlaştıran kaybettikleridir. Kazanmak çoğu kez şımartır bizi. Çünkü biz, şu a**** ******* hayatında saf, koşulsuz inanılacak, sevilecek tek bir şey bile bırakmadık. Bırakmadık ulan!
Bak; yine kaybediyoruz. Ama unutma; hayatta kaybetmenin en büyükleri, senin çaresiz olduğun zamanda ve hiç etki etmediğin halde kaybettiklerindir.
Kaybettik ufuk çizgimizi. Yerle-gök bir şimdi. Bizim için kıyamet bu. Akıl için bir çöküş, gönül için vicdan tazeleme. Ve sen de uyuyamayacaksın yine.       
Fotoğraf: Doğukan Tunalı

Fotoğraf: Doğukan Tunalı

Not: Yoğun ilgi ve asıl konuyu saptırdığı gerekçesiyle küfür sansüre uğramıştır.

25 Temmuz 2014 Cuma

.Okumuşluk

O benden çok yaşardı. Ben ise ondan çok okurdum.
Belki de yaşayamadığım için okurdum, o ise yaşadığı için okuyamaz.
Her ikisi de çürümüşlük neticede.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Kokulu Mum

            Tane tane söndü mumlar… Kokuları dağıldı odaya. O kadar çoklardı ki, karıştı kokuları birbirine, kalabalıkta kayboldu, söndü. Kimi mor, kimi sarı, kimi beyaz… Her biri ayrı bir gecenin anısını taşıyor sırtında. Ve hepsi için, kendi yükü ağır, en fazla. Birinin, bir diğerinden hiçbir farkı yok. Ancak renkleri değiştiriyor algıyı. Her birinin hayalinde romantik bir geceye yanmak var. Söneceklerini hiç düşünmeden…
            Loş ışığın aydınlığında, tane tane yükselirken dumanları, sessizlik dolduruyor odayı. Birkaç adım ötede açık pencereden ay sızıyor. Birka
ç kitap düşmüş yere, kimisi yüz üstü. Bu odada her şey sakin bir ritim içerisinde. Kalbim hariç…
            Nasıl da dolmuş aklım, ağlamaklı gözler gibi. Hatıralarım gözümün daldığı her bir mum alevinde yanıyor, parıldıyor…
            Çok konuşuyor gece. Çok ses çıkarıyor aklımda…Bir sürü kelime, bir sürü cümle, bir sürü küfür ve iltifat. Hem, her kadehe uzanışımda elimi de yakıyor mumlar. Odaya aitliğim dışarı taşıyor. Kadehi her kaldırışımda ay, çiziklerle dolu elime vuruyor. Gülen surat silüeti gibi, hissi bir gülüş barındırıyor.
            Son iki mum… Ay’ın parlaklığıyla birlikte savaşıyorlar. Bedenimden uzak kalmış sıcaklık, hava soğumuş, ayaklarım üşüyor. Ne diyecek sözüm var geceye, ne de dinleyecek halim. Ay’da yavaşça çekiliyor pencereden.
Son iki mum…odayı aydınlatan…

Son bir mum…
            Baş başayız şimdi. Bir o kadar da yalnız. Mahcubum ona karşı, güzel bir geceye yakamadığım için. O da bana karşı mahcup, hissediyorum; bana hatırlattığı şeyler ağlattı diye. İkimizde de sakinlik hakim. Aydınlatıyoruz yüzlerimizi… Yavaş hareket ediyorum artık; sönmesin diye.  Kalmayacak ışığım, birkaç dakika sonra. Ayrılmanın tadını alıyoruz, defalarca. Hem bu, uzun da sürüyor…saniye saniye iliklerimize işliyor.
            “Güzel bir dileğin nefesiyle sönmek isterdim!” diyor, gecenin gevezeliğini yararak. Sonrası ağır bir sessizlik…
            Yorgun bir sesle “Seni söndürecek en güzel dileklerimin nefesini, gerçek olmaları için tükettim. Olmadı.” dedim. Ben onu, o beni böylesiye boynu bükük yollamak istemezdi, istemezdik.
            Söndü.           
            Koca bir karanlık bıraktı ardında; soğuk bir oda, ayakları buz kesmiş, saçı dağınık, düşlerinde kaybolmuş kambur oturan bir adamı da…
            Dumanı süzülürken karanlık odada, derin bir nefes çektim dumanından. En güzel dileklerin nefesiyle gitmedi, ancak en güzel dileklerin nefesi olması için ciğerlerime doldurdum onu.

10 Mart 2014 Pazartesi

Kırılgan Hayaller

BÖLÜM-1


            Kırılgan, bir deste hayalim var avucumda. Bir tren istasyonun-da, nereye gideceğini bilmediğim bir treni bekliyorum. Kendimi, bu istasyonda unutulmuş bir bavul gibi hissediyorum. Yolunu, sahibini kaybetmiş. Kime uzatırsam avucumdaki hayallerimi, rüzgârla uçup gideceğinden korkarım. Avucumdaki bu kırılgan hayallerim, gözlerin ardında kalır hep. 
            Sert bir rüzgâr eser istasyonda. Atkımı çıkarır, avucumdaki kırılgan hayallerime sararım. Benden arda kalacak tek şey o. Gittiğim yere götüremeyeceğim onları. Onunla çıkacağım bu yol, toz parçası gibi savurabilir ikimizi de. Bu yüzden o kalmalı, ben gitmeliyim.
            Sessizce fısıldadım kulaklarına, "Kalmam için bir sebep ver bana". Bir şeyler geveledi ağzında, fakat bunun rüzgârın uğultusu olduğunu anladım. Susuyordu. Kalmam için tek bir nedenim bile yok. Bunu  ikimizde biliyorduk. Sustuk.
            Trenin gelmesi asırlar alıyor gibiydi. Gelecek olan hiçbir tren, beni istediğim yere götürmeyecekti. İstediğim yere gidemezdim de zaten. Yasaklandı hayatım. Kurallarım çiğnendi, yıpratıldım, parçalandım. Varlığını hissettiğim sadece bu avucumdaki kırılgan hayallerim kaldı. Fakat onu terk etmek zorundayım.
            Ayrılık vakti geldiğinde atkımı onda bıraktım. Tren gözden kaybolana kadar gitmemesini istedim. Önemsendiğimi hissetmek istedim sadece. Bir bekleyenim olabileceğini düşünmek istedim. Sadece bir anlık...
            Vedalaşmadım onunla. Vedalaşmak, beni buraya bağlayacaktı. Gözyaşlarımı akıtacaktı. Böyle bitsin istemiyorum. Sırt çantamı alıp trene yöneldim. Trenin içine attığım ilk adım, bütün bedenimde zangırdadı. Geri dönüşü yok, kurtuluşu ya da kaçışı yoktu bunun. Kırılgan hayallerim yüzünden korkak olarak nitelendirildim. Kırılgan hayallerimdi önemsediğim.
            Trende geçici olarak sahip olduğum koltuğa oturduğumda, avucumda kalan tek bir kırılgan hayalime gözüm ilişti.
"Geri Dönebilmek" 

 

 

 

  

BÖLÜM-2


            Cebimdeki son bozukluklarla bir jeton aldım, nereye gideceğimi hiç düşünmeden. Önemli bir an bu benim için. Çünkü hayatım boyunca, yapacağım her hareketin bana getirisini düşünmek zorundaydım. Gelecek, hep şimdiki zamanımdaydı. Cebimde duran tek jeton ile oynarken aklımda tek bir soru vardı:
"İnsan yalnız mı doğar, yoksa sonradan mı yalnız kalırdı?"
            Pek de özenilecek bir şey değil bu yalnızlık. İstasyonda bir başına beklerken, yüzüne vuran sert rüzgâr, yalnızlığının tüm kötü kokusunu doldurabiliyordu burnuna.
            Telefonumu çıkarıp saate baktım. Benim için bir cep saatinden farksızdı bu alet. Yalnızlığımın derin sessizliğini taşıyordu, içerisinde onlarca ses barındırmasına rağmen. Kaç saattir buradayım? Bu sorudan da önemlisi "Neden buradayım?". Boşa geçirdiğim onca ayın ardından tekrar burada olmak, tüm kayıp zamanımın bir ritüeli olmuştu artık. Mum ile bu ritüeli güzelleştirmek istedim. Fakat rüzgâr buna engel olacaktı. Kalmak için sebebi olmayanlar, birer birer savrulup gitti hayatımdan. Şimdi gitmesi gereken benim.
Bir ağaç ise insan, kökleri; kalmak için sebepleridir.
            Ardımda bıraktığım hiçbir şey yok, köklerim çürümüş. Gitmekten korkanlar, terk edilmekten korkanlar değil miydi? 
               Kırılgan hayallerimin endişe ve korku dolu bakışları üzerimde şimdi... Kırılgan hayallerim aciz zihnimin terk etmek istermiş gibi.. Kırılgan hayallerimin somut resmi gibi bu jeton... Beni uzaklaştıracak bu jeton.

23 Şubat 2014 Pazar

Kara Bulutlar

İçimde kara bulutlar…
Gök gürültüsü, yağmur...ve sağanak yağış.
Her bir cümlenin ardında gök gürültüleri duyuluyor, şimşekler çakıyor. Savruluyor ruh halim, bir yandan bir yana; içimde yağmur yağıyor.
Bir yanda toprak, diğer yanda rutubet kokusu…
Birbirine karışıyor, ıslak bir dokunuş, gözlerimde. Zıtlıklar, birlikte var oluyor, can buluyor.
Söylemek istediklerim birer damla gözlerimde, yanaklarımdan süzülüyor…
Bir ritim içerisinde koca bir sessizlik gibi yalnızlık, öylece durup izliyor.
Yorgun ayaklarını uzatıp, derin nefes aldığında zihninde canlanan bu düşünce, büyük bir gerçekliğin hayali yansıması. Ne ‘ben’ kalıyor, ne de ‘sen’. Kayboluyor koca bir ‘biz’.
Ama elbet her bir yağmurun ardından doğuyorsa gökkuşağı, bir matematik problemi gibi… Sonuçtur gökkuşağı, karabulutlar, gök gürültüsü ise gidiş yolu.

Yazı da kışı da içinde yaşıyor insan. Yapraklarım dökülüyorken yeşeriyor, sular duruluyorken akıyor, gürlüyor. Ama neticede, her yağmur ardında bir gökkuşağı barındırıyor; budur dileğim.

25 Aralık 2013 Çarşamba

Benliğe Mektup

            Yine o, aynı sessizlik… koca bir yankı gibi, nereden geldiği belli olmayan… Öylesine bunaldım ki kendimden; aynı yollar, aynı müzikler, aynı kokular, aynı tatlar… Her şey tek düze. Hep bir sessizlik… Koskoca, parıltılı, kalabalık sokakta bile yürürken bulduğum bir yankı. Parmağımla, kulaklarıma bastırıp çeksem geçecek gibi ama geçmiyor işte. Orada öylece duruyor.
            Birkaç eski arkadaşı aradım bugün. Belki o sesleri duymak beni bu sessizlikten uzaklaştırır. Ama nafile. Onlar da aynı… Neredeyse hiçbir şey değişmemiş hayatlarında. Kısa sürdü telefon konuşmalarım. Birkaç cümle bir şeyler yazayım dedim, olmadı. Kendimle baş başa kalmaya tahammülüm kalmamış. Yeni romanlar aldım. Bir çoğu polisiye/gerilim. Bir çırpıda bittiler. Geriye karanlık hayal gücüm kaldı, ekşi tat gibi. Eski mektupları çıkardım, tütsüler, mumlar yaktım. Bir ritüeli gerçekleştirir misali. Ağlamaklı oldum, kaçtım odadan.
            Büsbütün bir tahammülsüzlük kaplamış içimi; kendime, beni ben yapan ne varsa. Konuşurken kelimeler ağzıma doluyor, halsizlikle dökülüyor, dağılıyor, yok oluyor. Neredeyse her dediğimi tekrar etmek zorunda kalıyorum. Kendimle konuşmaktansa küskün bir kaçış içerisind
eyim. Göz göze gelmiyorum aynalarla.

            Bu işte; ben. Yazdığım ise ufacık bir çöp. Bu yazımı da diğerlerinin yanına, tozlanmaya bırakıyorum. Kendimden bunaldığım zaman çıkartıp okuyacağım ve iç geçireceğim; ne de güzel arkadaşmışım, kendimle.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Budur Bizim Sıradanlığımız

           Bizim de kendimize göre hayallerimiz var elbet. Ağlamasını bildiğimizden… Ağladığımızda, her şeyi boş verebilmemizden… Kimseden farkımız yok. Sen, ben… diğerleri gibiyiz işte. Başka bir özellik aramaya, öyle ahım şahım anlatmaya gerek yok. Bal damlarsa dediklerimizden, iki duble içmişliğimizden… Sağa bakarsın kalabalık, sola bakarsın kalabalık… Aldanma böyle durduğuna, büyük bir yalnızlık bu içimizde barınan. Derin bir nefes almaya ihtiyaç duyarcasına ukde kalmış onca şeyle parıldıyor içimizde.
            Hayat bize çok şey anlatır da biz anlamayız, işimize gelmez. Tek karelik bir film sahnesi gibi yaşarız koca hayatı. Repliğimiz gelince iştahla söyler, şöyle bir çalım attık mı bakışlara ‘tamamız’dır. Herkes gibi, hiçbir şeyi dert etmez iken çok şeyi kafaya takarız. Her şeyde kaybolurken, tek bir şeyde can buluruz. Budur bizim hayatımız, bir rakı kadehi gibi. Su kattık mı beyazlaşır, tatlaşır...
            Güzel şarkılardan, şiirlerden bir iki kuple kaldı mı aklımızda, uçup gitmeden payla
şırız hemen. Böyle severiz; kafesleriz. Ama gönüldendir kafesimiz. Çıkmak acı verir. Kalmak yürek gerektirir. Bak, işte belki burada biraz ayrılırız diğerlerinden. Ama büyütme gözünde, öyle yüce insanlar değiliz. Sıradanız. Her şeyi bir dal sigarada halledebilirken, tüm sorunları tek bir cümlede yaratırız.
            Her insan farklıdır derler. Kulak verme onlara artık. Dönemsel bu, farklı olanı çok tutmuyorlar çevrede. Biz kadehimizi tokuşturalım, sağa sola, kalabalığa selamımızı vererek. Bir damla yalnızlığımız da kalsa ruhumuzda, akar, gürler içimizde şelale misali.
Soğuk suyumuz olsun yalnızlığımız, sohbetimiz buzumuz olsun, karakterlerimiz rakı misali… Budur bizim sıradanlığımız.

1 Aralık 2013 Pazar

An Mektubu

           Tüm her şey sana zıt duruyor gibi hissettiğin o an…
Çaresizlik öyle bir sarmış ki bedenini, nereye gitsen, hangi yola girsen çıkmaz. Hangi kapıyı çalsan içi boş, bomboş odalar. Ne bir arayan kalmış ne de bir soran. Yapayalnız geçirdiğin günler ardında biraz alaka beklemen çok olmuş. Elinden tüm sevdiklerin alınıyor gibi. Az ve öz severken sen, çokmuş gibi algılanıyor olması; çaresizlik. Tane tane dolduruyor iliklerini. Tüm çıkmazların dibindeyken bir çıkmaza daha giriyorsun. Zaman kayıp gidiyor ellerinden. Vakit geçiyor. Saniyelerin nabız atışlarında gençliğin yok oluyor. Sen, ‘sen’ ile kalıyorsun. Aydınlığa karanlık çöküyor. Kalbim bir keder… İyileri tutmak zor iken kötüler bir o kadar inatçı. Her bir davranışın ardında anlamsızlık, saçmalık beliriyor. Tüm bu mantıklı olanlar b,r anda içi bomboş kutulara dönüyor. Yok oluyor adeta. İyiler zamanla yok oluyor. Boşluk hacmini arttırıyor. Geriye bir sessizlik içinde bir kaç sözcük kalıyor. Başı sonu belli olmayan… Anlamı belli olmayan… Saniyeler atıyor…
            Anlamı belli olan sözcükler yanlış anlamlarına kavuştuğunda düşünceler kaplıyor aklını. ‘Acaba’ derken buluyorsun kendini. Ve her ‘acaba’ kendinden şüphe ettiğin o ana tekabül ediyor. Kendinden şüphe etmek; duygularından, düşüncelerinden ödün vermek…
            Kaleminin mürekkebi öyle başı boş dağılıyor ki damla damla saman yapraklı kağıda, akıyor, karışıyor, bir bütün oluyor. Sahip çıkamadığın her düşünce anlamını kaybediyor. ‘Olmayacak’ dediğin her an koca bir boşluk bırakıyor aklında. Tekrar düşünmeli, tekrar değerlendirmeli.
            Kayboluyorsun; zamanla, tane tane, saniye saniye. Büyük düşünceler un ufak oluyor aklında. Kayboluyorsun. Duygular kendini mantığa bırakıyor. Söylenenler anlamını yitiriyor.
            Her güzel şeyin sonu oluyor ya, güzel olanın sonu her daim kötü gibi. En büyük güzellik; hiç olmamışlıktır.
            Sigara izmaritinin parmak uçlarında yanışı gibi za
man… Acı veriyor. Nihilist yaklaşımın düşünceleri akan kanına karışıyor. Koca bir boşluktan koca bir boşluğa adım atar gibi. Amaçsız, çaresiz, anlamsız ve komik. Öyle ya; her şey anlamını yitiriyor.
            Anlamayacak kadar aptal insan. Birkaç kadehte her şey yerli yerine otururken, tüm oturmuş olanlar yerinden kalkıyor. Ve bu saygı belirtisidir. Düşüncelerin aitliğe, sorgulanmış olanlara ve acımışlık, acınmışlık…
            Sahip olamayacak kadar acizliğin içerisine gömülmüş. Belki… belki bir an gelir de anlaşılır bu duygular, düşünceler. Tamamıyla yok olan bir düşüncenin, zamanın son demleri gibi. Zamansızca gelen ve zamanı belli olmayan ölüm gibi.
            Yok oluyor. Yaşarken varlığından ödün veriyor. Mantıksız, komik ve saçma… Basitliğinin altında koca bir anlam barındırıyor. Ve her şeyin detaylarda gizli olduğu gibi. Her şeyin kelimelerde gizli olabileceği gibi.
            Bir insan, tüm güzelliğin ardında barınan gerçek duygularla sevebilecek… Mantık tüm güzelliğin ardında durur.

            Yok oluyor tüm güzellikler, mantık, fark edilmek üzere.

An Mektubu: O an içerisinde gelişen duygu ve düşüncelerin o an içerisinde yazılmasını içerir.

Not: Kimi cümleleri ve kelimeleri okunmaz hale geldiklerinden dolayı düzeltemedim. Anlam kayması ve/veya anlaşılmazlık olabilir.