21 Ekim 2012 Pazar

Son Mektup


              Bu, sana yazdığım son mektup olacak. –Öyle olmasını umuyorum. Çünkü, o kadar çok yazılar yazıp o kadar çok kağıtlar buruşturdum ki varlığına duyduğum özlem üzerine...Şimdi, tüm söylemek istediklerimi söylesem, söyleyebilsem sana, her şeyin büyüsü kaçacakmış gibi hissediyorum. Her şey, sana olan hislerim ve ‘sen’ bir anda kül olacakmış gibi. Yani hem detaylarına kadar anlatmak istiyorum sana, hem de susuyorum. –Susmak zorundayım.
                   Bu sana yazdığım son mektup olmayacak belki ama, senin okuyacağın son mektup olacak. Sana yazdığım mektupları artık göndermeme kararı aldım. Ve bu mektup, elveda niteliğinden çok ‘haber’ niteliğinde yazılıyor.
--
                   Seni burada öylesine özlüyorum ki; derin nefesler almam gözlerimin dolmasını engellemiyor artık. En çok da kendimden gizlemek istiyorum, ağladığımı.
                   Artık, sen de beni merak et, olur mu?
                   Çünkü seni göremediğim bu anlar içerisinde o kadar cesur ve acımasız davranıyorum ki kendime, özleminin bastırdığı her an ‘artık olmayacak’ diyorum. Bu, o kadar acıtıyor ki canımı...
                   Seni kaybetmekten korkardım eskiden. Şimdi ise, seni elde edebilmekten korkuyorum: O kadar alıştım ki yalnızlığıma, her nefeste ciğerime doluyor. Benim bir parçam oluyor...zamanla da ‘ben’.
                   Şimdi seni merak etmiyorum. Neredesin, ne yapıyorsun, ne giymiş ve akşam yemeğinde ne yemişsin... Sadece ‘özlem’ duyuyorum sana. Çünkü bendeki ‘sen’i ayakta tutan tek duygu bu, geriye kalmış. – Sana bir bağlılık beslemiyorum. Olmayacaksın işte. Ne şimdi, ne de sonra.
                   Yani canım benim, ben burada, olduğum yerde duruyorum ve sen gidiyorsun. ‘Ben’ için gidiyorsun. Seni uzak tutuyorum kendimden. Çünkü anladım; sen, yokluğuyla değerlenen bir insansın. Ve sen, uzaktan sevilince yakınlaşansın.
                   'Sararmış' kağıtlara yazdığım mektubumun son satırlarına gelirken, sana umut dolu cümleler kurmalıyım. Hepsini yazdığımı var sayalım. Çünkü içimde ‘umut’a dair hiçbir şey kalmadı. –Hele ki ‘sen’inle olan bir ‘umut’-
                   Şimdi sıkı sıkı sarılıyorum özlemine.
                   Hoşça kal.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Mektup II


            Aslında sana yazmamam gerekiyor. Yani, nedenini bilmiyorum ama öyleymiş gibi hissediyorum. –Yazmamalıyım sana.
            Ama tutamıyorum kendimi. Burada konuşabileceğim kimseyi bulamıyorum. Bazen, onca ses arasında öylece uzaklara dalıp gidiyorum. Seni düşünüyorum; seninle burada oluşumuzu...konuşmalarımızı... –Tüm bunlardan sonra geri dönüp, o ana bakmak istemiyorum. Midem bulanıyor, sıkılıyorum. O an, bir anda, oracıkta kaybolmak istiyorum. Ya da ufacık, kimsenin göremeyeceği kadar ufacık olmak.
            Ama yine de sen benim bu yazdıklarıma bakma; kararlıyım. Gözlerim daha çok uzaklara dalacak olsa da...
            Buralardan bahsetmek işin bahanesi aslında. Yalnızca beni merak et, beni bil istiyorum –bencilce. Ve kalkıp sana ‘ben’ anlatıyorum buraları. Benim gözümden olan buraları, buranın insanlarını...
--
            Yine gözlerim dalıyor. Ve şu sabah güneşi...etimi yakıyor gibi. Ama yine de, benim gözümden olan buranın insanları, beni her gün yakan bu güneşle yeniden umutlanıyor. Ben ise...
            Neyse, sen de beni merak et istiyorum.
            Sıkı sıkı sarılıyorum sana.
            Hoşça kal.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Tekne


            Bir teknemiz var bizim kardeşim: Tekne diyorum, ama böyle içinde kalmalı falan… Tam yat gibi de değil; onun, biraz ufağı. Bize (üç kişi) yetecek kadar yer var. Ama güvertesinde ise, o-hoo… Onun arkadaşları gelir, akrabası gelir, ablası, abisi gelir…
            Bazı geceler kalabalık olur, iskeleden çözemeyiz ipi. Ya batacak kadar kalabalık olmuşuzdur ya da kaptan, batıracak kadar çözülmüş.
            Bazı geceler ise bir sessiz olur bu tekne; rakı kadehleri bile sessizce konur ufak masanın üzerine.
            Sessiz geceler haberli gelir buraya. Bilinir; sessizliği getiren, sessizliği bozacak olandır. Ardı ardına kadehler dolar, dalga dalga iskeleden uzaklaşırken…
            Şöyle hem kıyıdan, hem de kendimizden uzaklaştığımız o anda, yeniden doldurulan kadehlerle çözülür her şey. Kahkalar atılır, sitemler edilir, yeri gelir tüm bu dünyanın adaleti süzülür… ama her şeyin sonunda, gün doğarken,hayal kurulur.
            Hayal kurulur ki, iskeleden çözdüğümüz ipleri kaybetmeyelim.
            Şöyle ufaktan, allengirli-göz alıcı renklerden geçişi olan bir lamba olur güvertede. Sahilden bakıldığında dikkat çekmesi bize yeter. Hem ışığımız patlar sahildeki gözlerde, hem de kahkahalarımız sarar sahili.
            Aklımıza eser, caddebostana yaklaşırız, aklımıza eser adalara doğru çeviririz rotamızı. Aheste aheste gider tekne, biz de bir öyle güvertesinde.
            En cafcaflı zamanları yazındır. Çünkü hayallerimizin tam mevsimidir. Istanbul’dan uzaklaşmamızın mevsimidir. Bir güzel olur, sokaklarını arşınlamadığın bir şehrin ışıkları karşısında demirlemek.
            Bir bir yudumlarken kadehini, “O değil de, yarın bi inelim gezelim şuraları. Ne var ne yok; canlı mı, heyecanlı mı?” diye söz açarsın. O konu birkaç saat akar…akar da tok tutar.
            Bir kalıp peynirle de içilir, dünden kalma soğuk yaprak-dolmasıyla da… Yani benim canım kardeşim; sıcaktan – soğuğa… anlatabiliyor muyum?
            Gidilecek yerimiz olur, gitmeyiz. Diyecek sözümüz olur, demeyiz. Söyleyecek şarkımız olur, söylemeyiz… Ama… biz ayrı olsak da hep birlikteyiz be canım kardeşim.
            Şöyle açıldık mı denize bir akşam vakti; ne dalgalar geçerken teknenin altından, ne düşünceler sarar zihnimizi. Aramak, konuşmak isteriz de; telefon çekmez be kardeşim. Biz ne yaşarsak, ne hissedersek o teknede yaşar-hisseder orada bırakırız canım kardeşim. Bizim öyle kolay kolay devrilmememizin nedeni budur.
            Anlatabiliyor muyum canım kardeşim?

19 Eylül 2012 Çarşamba

Ölümün Düşsel/Gerçekliği Üzerine


             Yaşayan her canlı ölümle doludur. Çünkü o, yaşama iradesidir.
            Ben doğmadan önce ‘ben’ isem, ve her ‘ben’ diyen doğmazdan önce ‘ben’ ise; ölümden sonra da ‘ben’ olacaktır.
            --Bu durumda ebedi sonsuzluk mevcuttur.
            Ancak bu iki zamanın (doğmazdan önce-ölümden sonra) arasına ‘hayat’ gibi kısa ve sınırlı ‘düş’ girer. Bu konumda hayata ‘düş’ demek mümkündür; doğum ile ölüm arasında bulunan bir uyku halidir.
            Ölü bir bedeni belli eden, yüzündeki mimiksizlik ve soğuk tenidir. Bu bedene bakınca; onun kan akışını sağlayan ve yaşamasını sağlayan ‘bir şey’in artık onda olmadığını söyleyebiliriz. Buna, beynin de ötesinde, ruh veya zihin denebilir.
            Ölüm anında zihin bedeni terk eder.
            Ve, doğumdan öncesi bir ‘hiç’ ise; ölümden sonra da ‘hiç’ olacaktır.
            Epikuros: “Biz varken ölüm yoktur. Ölüm varken biz yokuz.”
            Fakat, doğmazdan önce bir ‘ben’ yoktur. Farkındalık olmadığı gibi, zihnin varlığından da söz edilemez. Bununla birlikte, ölümden sonraki hayatın, doğumdan önceki zamandan hiçbir farkı yoktur. İkisi de ‘hiç’liktir.
            Netice olarak; hayat, bir ‘düş’ olarak algılanabilir, ya da tamamiyle ve tek gerçekliktir. Doğumun ve ölümün olduğu kadar gerçek.

-Not Defterinden-

29 Ağustos 2012 Çarşamba

'Son'unda Bir Aşık


"‘Gitmek’ kolay olsaydı eğer; kuşlar yalnız uçardı.  "    
       
       Ne senden gidebiliyorum, ne sana gelebiliyorum. Aramızdaki mesafeler değil; seni, bana ulaşılmaz yapan.
           
“Nereye kadar yürür böyle, nereye kadar sabredebilirim” diyorsun:

Şimdi ben yazıyorum, sen okuyorsun işte.
Ben yazacağım... ve sen okuyacaksın.
Ve bir gün, sen, okumayacaksın.
İşte o zaman ben, yine yazıyor olacağım.
            Sen okumayı bitirdiğinde unutacaksın, beni; ben ise her yazımda biraz daha...

“Seviyorum” dedi sonunda bir aşık.
Şimdi terk etme vakti. Çünkü insan, ancak sevdiğini terk edebilir.
“Seviyorum” dedi sonunda bir aşık.
Kiminin sonu’nda, kiminin başı’nda.
            
             Ve sevgi; bir aşık daha kazanırken kavramında, bir sevdalıyı daha kaybetti.
Ya o kalacaktı orada, ya da sadece bir diğer o. :
Kim kalırsa kalsın; aynı gönül verilecek, aynı eller uzanacak, aynı koku sunulacaktı ‘o’nlara.
Biri hep ‘var’ken ‘yok’ oldu, bir diğeri ise hiç ‘yok’tu ‘var’ oldu.

Ve; “seviyorum” dedi sonunda bir aşık; aşkından uzaklarda.
Bunu bir aşkı duydu çok ‘uzak’lardan, bir de sevdalısı... çok ‘yakın’dan. :
Yollar aşılmak için vardı; aşk uğruna; gözler uzakları görebilmek için...
Ayaklar yolları aştı, duygular sevdayı...
Ve gözler hep kör kaldı uzaklarda.
Sevdalının ‘hayali’ ise hep, kavuşmada.

7 Ağustos 2012 Salı

Su Gibi Olmak


Su gibi olmak lazım bazen;
köpürerek yükselmeli, kabından dışarı taşmalı.
Kalıpları(nı) aşmalı.

-Şekil almayan bir maddeyi, şekle sokmamak lazım.
Bırakalım elimizde dağılsın, kaysın, toprağa dökülsün.
Yararlı olana gitsin. Zararı olanda kalmasın.-

Su gibi de berrak olmalı, saf olmalı bazen.
Yeri geldiğinde serinletmeli…
Kimilerine can vermeli, kimilerinden can almalı-yakmalı.

Zamanı gelince büyük dalgalar yaratmalı, zamanı gelince de dingin kalmalı.

Balıkçı teknelerine izin vermeli sırtında.
Fedakarlıktan bir çok kişi beslenir.
Devinim; seninle var ve yok olur.

Ve bu fedakarlıkla çekersin insanların pisliklerini!

Ama, yine de, su gibi olmalı insan;
Vakti gelince tüm pislikleri kıyıya vurmalı.
O pisliklerin sahibi utanmalı bu halden.
Pişman olmalı.

Ama yine de seni sevmeli. Seninle hayat bulmalı.

Su gibi olmak lazım bazen…
Sadece su gibi.

Hayattan, kısık bir şırıltı ile akıp gitmeli.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Sütlü Koğulombiya

‘Abidik gubidik’ isimli içeceklerin olduğu o kafede buluştuk. Üzerinde çiçek desenleri olan bir elbise, ayaklarınada turuncu olduğunu tahmin ettiğim, fakat yılların yüküyle rengini bırakmış bir çift babet iliştirmiş. ‘İliştirmiş’ diyorum, çünkü babet; ayak parmaklarıyla bile ‘dekolte’ verebilenlerin yegane pabucu.
            Üzerimde mavi bir gömlek var. Onu, krem rengi kaprim ile ‘kombinledim’. Kısa çoraplarımın hepsi yıkanıyor olduğu için; uzun çoraplarımdan koyu olanları giyip,bileğime doğru kıvırmıştım.
            Kafenin önüne ‘atılmış’ bir masaya geçtikten sonra; ne içersin diye sordum; kişisel-servis’ti (self-service’yi böyle çevirdim), ben gidip alacaktım. ‘Öörl Gırey’ içmek istediğini söyledi. Tabi dedim. Kasaya doğru emin adımlarla ilerlerken; ‘Siyah çay’ ‘Koyu çay’ ‘Ya usta varya hani pakedi siyah bi çay’  gibi kelimeleri-cümleyi aklımda çeviriyor; kendimi ‘öörl gırey’ demekten gayri ihtiyari kurtarmaya çalışıyordum.
            Kasaya vardığımda, önümdeki ‘hanımefendi’nin alışverişini, bir elim çenemde, hayranlıkla izledim.  Kurduğu cümleler, kullandığı kelimeler o kadar akıcı ve seri bir şekilde ilerliyor ki; dili, ağzının içinde bir o yana bir bu yana, aşkla, şevkle dans ediyor gibiydi kelimelerle:
            -Bu alıntıda, cümlenin, kelimeleri ve kullanım hataları tamamiyle korunmuştur-
            “Ben bi karamel moçiyato istiyorum. Yanında moka frappiçino istiyorum. Sonraa… bi de veri beri muffin olsun. Yha bu kıroyisantların kaşarlı olanlarından var mı? Ben peynir sevmiyorum da! Bi de ne kadardı bu?”
            Akıcı konuşmasını soru ile bitiren bu frappiçinolu hanım tüm ilgiyi, parmağını dayadığı camın ardında duran, ekmek arası peynir –domatese çekti. Kasiyer ile birlikte bu ‘muazzam’ gıdaya çevirdik gözlerimizi. Ardından duyduğumuz fiyat, frappiçinolu hanım ile beni bayağı şaşırttı; 5TL.
            Frappiçino hanım bu fiyata “Yhaaa! Çok ucuz!” diye tepki verirken, ben, içimden; “Ben evde çok daha ucuza yaparım lan. Hem çeşitte var. Salçalı ekmek, sucuklu ekmek…” dedim.
            Sıra bana geldiğinde; “Bi tane ‘siyah çay’ bi tane de ‘sütlü kahve’ alabilir miyim?” dedim. “Çayınız fincanda mı olsun efendim?” diye sordu. Çayda herhangi bir sorun yaşamamış olmamız beni mutlu etti. Ağzımı geğdirmeden kolaylıkla işimi halletmiştim. “Evet, lütfen.” Dedim. “Peki, kahveniz filtre kahve mi olacak?” diye sordu. “Süt var mı onda?” dedim. “Yok” dedi. “Sütlüsünden olsun ya, ben pek isimlerini bilmiyorum da..” diyerek bir gülüş kondurdum yüzüme. Gülüşümün iticiliğini; peynir-ekmeğin vitrin camında yansıyan yüzümü gördükten sonra fark ettim ve hemen toparlandım. “Orta boy mu?” diye sordu. Artık “efendim” hitabı kalmamıştı ilişkimizde. Bu isimleri bilmeyen birisine nasıl “efendim” diyebilirdi ki?! O an; Fırappiçinolu ‘hanımefendi’ye imrendim. “Küçük boy olsun.” Dedim.
            Tutarı söyledikten sonra cebimden 20TL çıkararak ona uzattım. Parayı iyice açtı, gerdi, ışıklara doğrulttu ve kasaya yolladı. O sırada kasaya yaklaşan bir diğer arkadaşına, para üstü seromonisini devrederek içecekleri hazırlamaya koyuldu.
            O sırada, kasaya gelen yeni arkadaş, 20TL mi hafifçe havaya kaldırarak; “Buradan bi ‘öörl gırey’ bi de kolombiya mı alıyorum?” diye sordu.
            Sütlü kahvem, 'Sütlü Kolombiya' olmuştu.

           İçecekleri aldıktan sonra masaya geri döndüm. Bacak bacak üzerine atmış, elindeki telefonla uğraşıyordu. 'Öörl Gıreyini' buyur ettim. Teşekkür etti.
            Daha sonra, teşekkürünü, ardı ardına, ikili açtığı 6 paket şeker izledi. O an, keşke ona ‘fırappiçino’ alsaydım, tatlı krizini keserdi diye düşündüm.
            “Sen ne içiyorsun?” diye sordu. Bu meraklı tavrı hoşuma giderek; “Yha ben ‘koğulombiya’ içiyoğum.” Dedim. Çeneme giren ağrı ile son ‘r’ yi es geçmiştim. Kolombiyamdan bir yudum aldım ve gülümsedim. İticiydim.

13 Temmuz 2012 Cuma

Yollar - Deniz - Vapur


Hani sana demiştim ya;
Sen yürüyorsun,
Ben yürüyorum,
Aramızda yollar,deniz,
            seni bana getiren vapurlar.

            Şimdi anlıyorum; ‘özgür’ olmak neden kuşların kanatlarındadır;
İnsana bir çift kanat verilse; ilk fırsatta uçar gider, sevdiğinin yanına. Özgürlük; bir de budur aslında.
            İstediğin an, istediğin vakit ulaşabilmek sevdiğine.

            Ve ben, şimdi çok daha imreniyorum bu martılara. İstedikleri zaman uçabilirler sevdiklerinin yanına. Hem ‘özgür’ hem ‘beyaz’…
Ama, onlar…sevebilirler mi bu kadar? Görmek isterler mi sevdiğini, bu denli iştahla?

            Yollar; öyle bir yere çıkarır ki seni; bu yerde ‘ilk’ defa, gerçekten sarıldığını hissedersin. İçten bir sarılma, ulaşamayan iki kalbi birbirine, dokunacak kadar yaklaştırır.
           
            Ama ben, şimdi, kırgınım bu yollara, vapurlara… Ne seni bana ulaştırıyorlar, ansızın; ne ben sana ulaşabiliyorum. Onlar ise, her şeye rağmen umarsız…
            
            Ama onlar, bir çok sevgiliyi kavuşturuyor; sessiz sedasız…bu ben olmasam da...

            Ben mi ne yapıyorum?
                        İzliyorum…
Yolları, vapurları…
            İzliyorum…
Ve biliyorum;
            Bir gün seni de bana getirecekler.
                        Bekliyorum…

Ulaşacağım;
            Bekliyorum...

3 Temmuz 2012 Salı

Yazı-Şiir


Senin, önümde,
bana bakarak yürüyüşün...
Her zaman göz gözeymişiz hissini veriyor bana.
Her zaman, karşılıklı duruyor,
birbirimize gülümsüyoruz...

Sen yürüyorsun
Ben yürüyorum
Aramızda yollar, deniz, vapur...

Seninle müziksiz dans edişimiz...
Belki de aynı şarkı çınladı
kulaklarımızda o an.

Belki de biz,
iki farklı müzikte,
aynı dansı oynadık
Birbirimize, kenetlenmiş...

25 Mayıs 2012 Cuma

Ben Süper Kahramanım!


            Ben yaklaşık 6-7 yaşlarında iken, her küçük çocuk gibi süper kahramanlara ilgim büyüktü. Bu ilgimin yanına hudutsuz hayâl gücüm de eklenince kendimi, evin koridorunda oradan oraya koştururken buldum. Her süper kahramanda olduğu gibi benim de cafcaflı bir kıyafetim vardı: altımda mavi çizme, slip don-atlet ve boynuma doladığım, pelerin maiyetinde bir yorgan.
            Koşarken iki elimi yumruk yapıp yukarı doğru açılı tutunca uçuyordum. Evet, uçmak o zamanlar bu kadar kolay idi. Koşarken arada bir sekiyor, uçma hızıma hız katıyordum. Kimi zaman ben yanından geçerken yere düşmüş bir montu yerden büyük bir güçlükle ve anlamını bile bilemediğim “gama ışınları” gücümü kullanarak kaldırıyor, kimi zaman da yok edici asit rüzgârlarına karşı koyuyordum.
            Bir akşam, karnımı doyurduktan sonra –aç karınla süper kahraman olunmuyor tabi- slip-donlu yorganlı süper kahraman kıyafetimi üstüme giyip yeni maceralara atıldım. Bir oraya bir buraya koşuyor, şehir yaptığım halının desenlerine keskin bakışlar atıyordum. Bu sırada yolum mutfağa vardı ve ağabeyimle karşılaştım, yemek yiyordu. –Kendisi o zamanlar 10-11 yaşlarında idi.- Masadan kaldırdığı kolum kalınlığında, koyu yeşil bir biberi bana doğru uzatarak; “Bunu al! Eğer bunu bir seferde yersen “sınırsız güçlerin” olur.” Dedi. “Sınırsız Güç” bir süper kahramanın erişebileceği en büyük mertebedir. İnsanoğlunun doyumsuzluğu işte; o kadar gücün olmasına rağmen hâlâ “sınırsız güç” peşinde koşuyor.
            Ağabeyimin bu dediği karşısında uçmayı bıraktım, yere kondum. Bir gerçeklik duruyordu karşımda. Sınırsız güçlere ulaşmak bu biberden geçiyordu. Biberin arkasında duran ağabeyime baktım, emin bir eda ile bana bakıyor, elindeki biberi sıkı sıkı tutuyordu. “Hadi al lan!” dedi.
            Uçabilmeme rağmen o belanın tam ortasına düşmüştüm. Oradan uçup gitmeliydim en başından. Bir hışımla biberi elinden aldım “shı” sesli bir gülüş atarak “Bu ne ki! Ben bunu yakıcı ışınlarımla bir seferde yer bitiririm.” Dedim ve biberin çeyrek kısmını ısırdım.
            Yakıcı ışınlarım mı?

           *    *    *

           Hatırlamıyorum. Gerçekten. Yani, elimi yumruk yapıp uçacaktım o ısırığı aldıktan sonra ama ellerimin yumruk olmadığını hatırlıyorum.
            Daha sonra, hayâl meyâl ailemin domateslerle, sularla sınırsız güçlere sahip olmama seferber olduklarını hatırlıyorum.
            İşte ben o akşam süper kahraman olmanın sadece seçilmiş kişilere mahsus olduğunu anladım ve elbise askısından yaptığım direksiyonla evin içerisinde araba sürdüm. Yani daha naif işler. Anlamını bilmediğim gama ışınları yok, sınırsız güç düşkünlüğü yok ve en iyisi slip-don yok.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Peki, Ya Ağaç İstemezse?


         “Yaşamayı seviyorum!” der bir ağaç. Ama köklerini gizler toprağın derinliklerine. Ne kadar çok yükselmişse gökyüzüne, bir o kadar derine iner kökleri. Açar bakarsın toprağın dibini; sevgi değil, zorunluluktur onu sıkı sıkıya toprağa bağlayan. Ya da iyimser düşünür ağaç; suyun peşinden gider kökleri, tıpkı insanın hayatı kovalaması gibi... Peki, ya ağaç istemezse?
            Ne ona gelen güneşi kesebilir yaprakları, ne de kökleri içgüdülerine karşı gelebilir... Yaşamak zorundadır ağaç. İnsan ise sadece isterse soluklanır bir ağacın gölgesinde.
            Ağaç da bir canlı olarak nefes alıyor ise bu, onu yargılanabilir kılar. Yargılar ise bir seçim varsa oluşur. Ya ağaç bir seçim yapabilir; ya da nefes almayarak cansız olabilir. Ama nefes almamak zaten bir seçim değil midir?
            Aslında ağaç da kendi kaderinin kalemine sahiptir. Peki, ya ağaç istemezse?

4 Mart 2012 Pazar

Mutluluğunun Yeri

             Bir yerin vardır, orada olmaktan büyük mutluluk duyduğun. Tek başına kaldığın zaman bile, unutamayacağın anılar bırakır zihninde. Orada, birisine ihtiyaç duymazsın. Sen orada iken, hiç olmadığın kadar güçlü olursun. Hayat, bir farklı fısıldamaya başlamıştır kulağına.
            Sen daha yola çıkmadan, oranın mutluluğu sarar avuçlarını. Parmaklarının ucu buz gibi olur, kızarır. Yolda tek bir cümle seni heyecana boğar, “Az kaldı.”
            Asıl sevdiklerin oradaymış gibi hissedersin. Oranın insanları bir başkadır. Sana memleketin gibi gelir, fakat farklı bir tatta...
            Bir gece vakti, kaldırırsın başını gökyüzüne. Altında bir şort, üzerinde bir tişört... Biraz da güneş yanığı vardır omuzlarında ve burnunun üzerinde. Bunlardan dolayı çirkinsindir, ama hiç olmadığın kadar da mutlu...
            İşte orada görürsün yıldızları. Onların nasıl parladıklarını... Toplum içerisinde soluduğun o zehirli dumana nefret edersin. Tek olmak istersin, tam orada. Çünkü sen, hiç kimseye ihtiyaç duymayacak kadar güçlüsündür zaten.
            Yanıp sönen bir ışık gözüne takılır bir an... Yıldızların arasında süzülen o insanlar gelir hayalinin önüne, birkaç güzel hostesle birlikte... Hele ki yanında bir şişe biran var ise, orada geçirdiğin dakikaların tadından yenmez.
            Oralar hep yeşilliktir. Ağaçlar, birbiriyle yarışır büyüklük konusunda. Her biri bulutlara dokunur gibi...
            İşte sen oradayken görürsün; pamuk gibi bulutları. Çimler, çıplak enseni gıdıklarken, elini havaya kaldırıp dokunduğunu düşlersin bulutlara.
            Orada hiçbir şey üzemez seni, arkanda bir şey bırakmadıkça. Sen, orada iken gerçek sensindir. Ciğerlerinle birlikte, ruhun temiz...
            Sen orada erişirsin gerçek huzura ve mutluluğa. Tek başına kalmak, orada iken korkutmaz seni. Ve sen, orada görürsün gerçek karanlığı ve aydınlığı. Orada güneş doğar ve orada batar. Orasının gündüzü ısıtır, gecesi soğuk... –Orada giydiğin hırka bile bir farklı kokar burnuna. Orada anlarsın, hiç kimsenin kendisi gibi kokmadığını.—
            İşte tam orası, senindir. Orada olmak senin amacındır, buralar hep araç... Mutlu olduğun yere git arkadaşım! Seni mutlu edenlerin yanına... Seni hiç üzmeyecek olanların yanına... Kendin olmaya git! Kendin gibi yaşamaya... Kimseye bağlatma ellerini, kollarını; huzurlu ve mutlu olabildiğin yere git! Amacına git. Ve her zaman gerçek sen ol! Sen, tek başına da güçlüsün arkadaşım. Sadece tek iken güçlüsün.

            -Tavanı Tahta Duvarlı Oda notlarından-

1 Mart 2012 Perşembe

İnsanlık - Otomatikliği


 --   Artık güneş doğmadan da yeni bir güne başlanabiliyor.
   Artık güzelliğe daha fazla önem veriliyor, çirkinliğin asalet parıltısı sağlamlaştıkça…
   Artık en sevdiklerimiz bize deli gömleği giydiriyor.
   En çok sevgi, en çok değerini alıp götürüyor.
   Verdiğin her ödün, özünü çürütüyor.
   Artık gökkuşağını görerek de kör olunabiliyor. 
   Kolları olmayandan, avuçlarıyla dua etmesi bekleniyor.
   Çılgınlık; değer vermeden, değer verilmesi bekleniyor.

-“Tavanı Tahta Duvarlı Oda” notlarından.-