19 Eylül 2012 Çarşamba

Ölümün Düşsel/Gerçekliği Üzerine


             Yaşayan her canlı ölümle doludur. Çünkü o, yaşama iradesidir.
            Ben doğmadan önce ‘ben’ isem, ve her ‘ben’ diyen doğmazdan önce ‘ben’ ise; ölümden sonra da ‘ben’ olacaktır.
            --Bu durumda ebedi sonsuzluk mevcuttur.
            Ancak bu iki zamanın (doğmazdan önce-ölümden sonra) arasına ‘hayat’ gibi kısa ve sınırlı ‘düş’ girer. Bu konumda hayata ‘düş’ demek mümkündür; doğum ile ölüm arasında bulunan bir uyku halidir.
            Ölü bir bedeni belli eden, yüzündeki mimiksizlik ve soğuk tenidir. Bu bedene bakınca; onun kan akışını sağlayan ve yaşamasını sağlayan ‘bir şey’in artık onda olmadığını söyleyebiliriz. Buna, beynin de ötesinde, ruh veya zihin denebilir.
            Ölüm anında zihin bedeni terk eder.
            Ve, doğumdan öncesi bir ‘hiç’ ise; ölümden sonra da ‘hiç’ olacaktır.
            Epikuros: “Biz varken ölüm yoktur. Ölüm varken biz yokuz.”
            Fakat, doğmazdan önce bir ‘ben’ yoktur. Farkındalık olmadığı gibi, zihnin varlığından da söz edilemez. Bununla birlikte, ölümden sonraki hayatın, doğumdan önceki zamandan hiçbir farkı yoktur. İkisi de ‘hiç’liktir.
            Netice olarak; hayat, bir ‘düş’ olarak algılanabilir, ya da tamamiyle ve tek gerçekliktir. Doğumun ve ölümün olduğu kadar gerçek.

-Not Defterinden-

29 Ağustos 2012 Çarşamba

'Son'unda Bir Aşık


"‘Gitmek’ kolay olsaydı eğer; kuşlar yalnız uçardı.  "    
       
       Ne senden gidebiliyorum, ne sana gelebiliyorum. Aramızdaki mesafeler değil; seni, bana ulaşılmaz yapan.
           
“Nereye kadar yürür böyle, nereye kadar sabredebilirim” diyorsun:

Şimdi ben yazıyorum, sen okuyorsun işte.
Ben yazacağım... ve sen okuyacaksın.
Ve bir gün, sen, okumayacaksın.
İşte o zaman ben, yine yazıyor olacağım.
            Sen okumayı bitirdiğinde unutacaksın, beni; ben ise her yazımda biraz daha...

“Seviyorum” dedi sonunda bir aşık.
Şimdi terk etme vakti. Çünkü insan, ancak sevdiğini terk edebilir.
“Seviyorum” dedi sonunda bir aşık.
Kiminin sonu’nda, kiminin başı’nda.
            
             Ve sevgi; bir aşık daha kazanırken kavramında, bir sevdalıyı daha kaybetti.
Ya o kalacaktı orada, ya da sadece bir diğer o. :
Kim kalırsa kalsın; aynı gönül verilecek, aynı eller uzanacak, aynı koku sunulacaktı ‘o’nlara.
Biri hep ‘var’ken ‘yok’ oldu, bir diğeri ise hiç ‘yok’tu ‘var’ oldu.

Ve; “seviyorum” dedi sonunda bir aşık; aşkından uzaklarda.
Bunu bir aşkı duydu çok ‘uzak’lardan, bir de sevdalısı... çok ‘yakın’dan. :
Yollar aşılmak için vardı; aşk uğruna; gözler uzakları görebilmek için...
Ayaklar yolları aştı, duygular sevdayı...
Ve gözler hep kör kaldı uzaklarda.
Sevdalının ‘hayali’ ise hep, kavuşmada.

7 Ağustos 2012 Salı

Su Gibi Olmak


Su gibi olmak lazım bazen;
köpürerek yükselmeli, kabından dışarı taşmalı.
Kalıpları(nı) aşmalı.

-Şekil almayan bir maddeyi, şekle sokmamak lazım.
Bırakalım elimizde dağılsın, kaysın, toprağa dökülsün.
Yararlı olana gitsin. Zararı olanda kalmasın.-

Su gibi de berrak olmalı, saf olmalı bazen.
Yeri geldiğinde serinletmeli…
Kimilerine can vermeli, kimilerinden can almalı-yakmalı.

Zamanı gelince büyük dalgalar yaratmalı, zamanı gelince de dingin kalmalı.

Balıkçı teknelerine izin vermeli sırtında.
Fedakarlıktan bir çok kişi beslenir.
Devinim; seninle var ve yok olur.

Ve bu fedakarlıkla çekersin insanların pisliklerini!

Ama, yine de, su gibi olmalı insan;
Vakti gelince tüm pislikleri kıyıya vurmalı.
O pisliklerin sahibi utanmalı bu halden.
Pişman olmalı.

Ama yine de seni sevmeli. Seninle hayat bulmalı.

Su gibi olmak lazım bazen…
Sadece su gibi.

Hayattan, kısık bir şırıltı ile akıp gitmeli.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Sütlü Koğulombiya

‘Abidik gubidik’ isimli içeceklerin olduğu o kafede buluştuk. Üzerinde çiçek desenleri olan bir elbise, ayaklarınada turuncu olduğunu tahmin ettiğim, fakat yılların yüküyle rengini bırakmış bir çift babet iliştirmiş. ‘İliştirmiş’ diyorum, çünkü babet; ayak parmaklarıyla bile ‘dekolte’ verebilenlerin yegane pabucu.
            Üzerimde mavi bir gömlek var. Onu, krem rengi kaprim ile ‘kombinledim’. Kısa çoraplarımın hepsi yıkanıyor olduğu için; uzun çoraplarımdan koyu olanları giyip,bileğime doğru kıvırmıştım.
            Kafenin önüne ‘atılmış’ bir masaya geçtikten sonra; ne içersin diye sordum; kişisel-servis’ti (self-service’yi böyle çevirdim), ben gidip alacaktım. ‘Öörl Gırey’ içmek istediğini söyledi. Tabi dedim. Kasaya doğru emin adımlarla ilerlerken; ‘Siyah çay’ ‘Koyu çay’ ‘Ya usta varya hani pakedi siyah bi çay’  gibi kelimeleri-cümleyi aklımda çeviriyor; kendimi ‘öörl gırey’ demekten gayri ihtiyari kurtarmaya çalışıyordum.
            Kasaya vardığımda, önümdeki ‘hanımefendi’nin alışverişini, bir elim çenemde, hayranlıkla izledim.  Kurduğu cümleler, kullandığı kelimeler o kadar akıcı ve seri bir şekilde ilerliyor ki; dili, ağzının içinde bir o yana bir bu yana, aşkla, şevkle dans ediyor gibiydi kelimelerle:
            -Bu alıntıda, cümlenin, kelimeleri ve kullanım hataları tamamiyle korunmuştur-
            “Ben bi karamel moçiyato istiyorum. Yanında moka frappiçino istiyorum. Sonraa… bi de veri beri muffin olsun. Yha bu kıroyisantların kaşarlı olanlarından var mı? Ben peynir sevmiyorum da! Bi de ne kadardı bu?”
            Akıcı konuşmasını soru ile bitiren bu frappiçinolu hanım tüm ilgiyi, parmağını dayadığı camın ardında duran, ekmek arası peynir –domatese çekti. Kasiyer ile birlikte bu ‘muazzam’ gıdaya çevirdik gözlerimizi. Ardından duyduğumuz fiyat, frappiçinolu hanım ile beni bayağı şaşırttı; 5TL.
            Frappiçino hanım bu fiyata “Yhaaa! Çok ucuz!” diye tepki verirken, ben, içimden; “Ben evde çok daha ucuza yaparım lan. Hem çeşitte var. Salçalı ekmek, sucuklu ekmek…” dedim.
            Sıra bana geldiğinde; “Bi tane ‘siyah çay’ bi tane de ‘sütlü kahve’ alabilir miyim?” dedim. “Çayınız fincanda mı olsun efendim?” diye sordu. Çayda herhangi bir sorun yaşamamış olmamız beni mutlu etti. Ağzımı geğdirmeden kolaylıkla işimi halletmiştim. “Evet, lütfen.” Dedim. “Peki, kahveniz filtre kahve mi olacak?” diye sordu. “Süt var mı onda?” dedim. “Yok” dedi. “Sütlüsünden olsun ya, ben pek isimlerini bilmiyorum da..” diyerek bir gülüş kondurdum yüzüme. Gülüşümün iticiliğini; peynir-ekmeğin vitrin camında yansıyan yüzümü gördükten sonra fark ettim ve hemen toparlandım. “Orta boy mu?” diye sordu. Artık “efendim” hitabı kalmamıştı ilişkimizde. Bu isimleri bilmeyen birisine nasıl “efendim” diyebilirdi ki?! O an; Fırappiçinolu ‘hanımefendi’ye imrendim. “Küçük boy olsun.” Dedim.
            Tutarı söyledikten sonra cebimden 20TL çıkararak ona uzattım. Parayı iyice açtı, gerdi, ışıklara doğrulttu ve kasaya yolladı. O sırada kasaya yaklaşan bir diğer arkadaşına, para üstü seromonisini devrederek içecekleri hazırlamaya koyuldu.
            O sırada, kasaya gelen yeni arkadaş, 20TL mi hafifçe havaya kaldırarak; “Buradan bi ‘öörl gırey’ bi de kolombiya mı alıyorum?” diye sordu.
            Sütlü kahvem, 'Sütlü Kolombiya' olmuştu.

           İçecekleri aldıktan sonra masaya geri döndüm. Bacak bacak üzerine atmış, elindeki telefonla uğraşıyordu. 'Öörl Gıreyini' buyur ettim. Teşekkür etti.
            Daha sonra, teşekkürünü, ardı ardına, ikili açtığı 6 paket şeker izledi. O an, keşke ona ‘fırappiçino’ alsaydım, tatlı krizini keserdi diye düşündüm.
            “Sen ne içiyorsun?” diye sordu. Bu meraklı tavrı hoşuma giderek; “Yha ben ‘koğulombiya’ içiyoğum.” Dedim. Çeneme giren ağrı ile son ‘r’ yi es geçmiştim. Kolombiyamdan bir yudum aldım ve gülümsedim. İticiydim.

13 Temmuz 2012 Cuma

Yollar - Deniz - Vapur


Hani sana demiştim ya;
Sen yürüyorsun,
Ben yürüyorum,
Aramızda yollar,deniz,
            seni bana getiren vapurlar.

            Şimdi anlıyorum; ‘özgür’ olmak neden kuşların kanatlarındadır;
İnsana bir çift kanat verilse; ilk fırsatta uçar gider, sevdiğinin yanına. Özgürlük; bir de budur aslında.
            İstediğin an, istediğin vakit ulaşabilmek sevdiğine.

            Ve ben, şimdi çok daha imreniyorum bu martılara. İstedikleri zaman uçabilirler sevdiklerinin yanına. Hem ‘özgür’ hem ‘beyaz’…
Ama, onlar…sevebilirler mi bu kadar? Görmek isterler mi sevdiğini, bu denli iştahla?

            Yollar; öyle bir yere çıkarır ki seni; bu yerde ‘ilk’ defa, gerçekten sarıldığını hissedersin. İçten bir sarılma, ulaşamayan iki kalbi birbirine, dokunacak kadar yaklaştırır.
           
            Ama ben, şimdi, kırgınım bu yollara, vapurlara… Ne seni bana ulaştırıyorlar, ansızın; ne ben sana ulaşabiliyorum. Onlar ise, her şeye rağmen umarsız…
            
            Ama onlar, bir çok sevgiliyi kavuşturuyor; sessiz sedasız…bu ben olmasam da...

            Ben mi ne yapıyorum?
                        İzliyorum…
Yolları, vapurları…
            İzliyorum…
Ve biliyorum;
            Bir gün seni de bana getirecekler.
                        Bekliyorum…

Ulaşacağım;
            Bekliyorum...

3 Temmuz 2012 Salı

Yazı-Şiir


Senin, önümde,
bana bakarak yürüyüşün...
Her zaman göz gözeymişiz hissini veriyor bana.
Her zaman, karşılıklı duruyor,
birbirimize gülümsüyoruz...

Sen yürüyorsun
Ben yürüyorum
Aramızda yollar, deniz, vapur...

Seninle müziksiz dans edişimiz...
Belki de aynı şarkı çınladı
kulaklarımızda o an.

Belki de biz,
iki farklı müzikte,
aynı dansı oynadık
Birbirimize, kenetlenmiş...

25 Mayıs 2012 Cuma

Ben Süper Kahramanım!


            Ben yaklaşık 6-7 yaşlarında iken, her küçük çocuk gibi süper kahramanlara ilgim büyüktü. Bu ilgimin yanına hudutsuz hayâl gücüm de eklenince kendimi, evin koridorunda oradan oraya koştururken buldum. Her süper kahramanda olduğu gibi benim de cafcaflı bir kıyafetim vardı: altımda mavi çizme, slip don-atlet ve boynuma doladığım, pelerin maiyetinde bir yorgan.
            Koşarken iki elimi yumruk yapıp yukarı doğru açılı tutunca uçuyordum. Evet, uçmak o zamanlar bu kadar kolay idi. Koşarken arada bir sekiyor, uçma hızıma hız katıyordum. Kimi zaman ben yanından geçerken yere düşmüş bir montu yerden büyük bir güçlükle ve anlamını bile bilemediğim “gama ışınları” gücümü kullanarak kaldırıyor, kimi zaman da yok edici asit rüzgârlarına karşı koyuyordum.
            Bir akşam, karnımı doyurduktan sonra –aç karınla süper kahraman olunmuyor tabi- slip-donlu yorganlı süper kahraman kıyafetimi üstüme giyip yeni maceralara atıldım. Bir oraya bir buraya koşuyor, şehir yaptığım halının desenlerine keskin bakışlar atıyordum. Bu sırada yolum mutfağa vardı ve ağabeyimle karşılaştım, yemek yiyordu. –Kendisi o zamanlar 10-11 yaşlarında idi.- Masadan kaldırdığı kolum kalınlığında, koyu yeşil bir biberi bana doğru uzatarak; “Bunu al! Eğer bunu bir seferde yersen “sınırsız güçlerin” olur.” Dedi. “Sınırsız Güç” bir süper kahramanın erişebileceği en büyük mertebedir. İnsanoğlunun doyumsuzluğu işte; o kadar gücün olmasına rağmen hâlâ “sınırsız güç” peşinde koşuyor.
            Ağabeyimin bu dediği karşısında uçmayı bıraktım, yere kondum. Bir gerçeklik duruyordu karşımda. Sınırsız güçlere ulaşmak bu biberden geçiyordu. Biberin arkasında duran ağabeyime baktım, emin bir eda ile bana bakıyor, elindeki biberi sıkı sıkı tutuyordu. “Hadi al lan!” dedi.
            Uçabilmeme rağmen o belanın tam ortasına düşmüştüm. Oradan uçup gitmeliydim en başından. Bir hışımla biberi elinden aldım “shı” sesli bir gülüş atarak “Bu ne ki! Ben bunu yakıcı ışınlarımla bir seferde yer bitiririm.” Dedim ve biberin çeyrek kısmını ısırdım.
            Yakıcı ışınlarım mı?

           *    *    *

           Hatırlamıyorum. Gerçekten. Yani, elimi yumruk yapıp uçacaktım o ısırığı aldıktan sonra ama ellerimin yumruk olmadığını hatırlıyorum.
            Daha sonra, hayâl meyâl ailemin domateslerle, sularla sınırsız güçlere sahip olmama seferber olduklarını hatırlıyorum.
            İşte ben o akşam süper kahraman olmanın sadece seçilmiş kişilere mahsus olduğunu anladım ve elbise askısından yaptığım direksiyonla evin içerisinde araba sürdüm. Yani daha naif işler. Anlamını bilmediğim gama ışınları yok, sınırsız güç düşkünlüğü yok ve en iyisi slip-don yok.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Peki, Ya Ağaç İstemezse?


         “Yaşamayı seviyorum!” der bir ağaç. Ama köklerini gizler toprağın derinliklerine. Ne kadar çok yükselmişse gökyüzüne, bir o kadar derine iner kökleri. Açar bakarsın toprağın dibini; sevgi değil, zorunluluktur onu sıkı sıkıya toprağa bağlayan. Ya da iyimser düşünür ağaç; suyun peşinden gider kökleri, tıpkı insanın hayatı kovalaması gibi... Peki, ya ağaç istemezse?
            Ne ona gelen güneşi kesebilir yaprakları, ne de kökleri içgüdülerine karşı gelebilir... Yaşamak zorundadır ağaç. İnsan ise sadece isterse soluklanır bir ağacın gölgesinde.
            Ağaç da bir canlı olarak nefes alıyor ise bu, onu yargılanabilir kılar. Yargılar ise bir seçim varsa oluşur. Ya ağaç bir seçim yapabilir; ya da nefes almayarak cansız olabilir. Ama nefes almamak zaten bir seçim değil midir?
            Aslında ağaç da kendi kaderinin kalemine sahiptir. Peki, ya ağaç istemezse?

4 Mart 2012 Pazar

Mutluluğunun Yeri

             Bir yerin vardır, orada olmaktan büyük mutluluk duyduğun. Tek başına kaldığın zaman bile, unutamayacağın anılar bırakır zihninde. Orada, birisine ihtiyaç duymazsın. Sen orada iken, hiç olmadığın kadar güçlü olursun. Hayat, bir farklı fısıldamaya başlamıştır kulağına.
            Sen daha yola çıkmadan, oranın mutluluğu sarar avuçlarını. Parmaklarının ucu buz gibi olur, kızarır. Yolda tek bir cümle seni heyecana boğar, “Az kaldı.”
            Asıl sevdiklerin oradaymış gibi hissedersin. Oranın insanları bir başkadır. Sana memleketin gibi gelir, fakat farklı bir tatta...
            Bir gece vakti, kaldırırsın başını gökyüzüne. Altında bir şort, üzerinde bir tişört... Biraz da güneş yanığı vardır omuzlarında ve burnunun üzerinde. Bunlardan dolayı çirkinsindir, ama hiç olmadığın kadar da mutlu...
            İşte orada görürsün yıldızları. Onların nasıl parladıklarını... Toplum içerisinde soluduğun o zehirli dumana nefret edersin. Tek olmak istersin, tam orada. Çünkü sen, hiç kimseye ihtiyaç duymayacak kadar güçlüsündür zaten.
            Yanıp sönen bir ışık gözüne takılır bir an... Yıldızların arasında süzülen o insanlar gelir hayalinin önüne, birkaç güzel hostesle birlikte... Hele ki yanında bir şişe biran var ise, orada geçirdiğin dakikaların tadından yenmez.
            Oralar hep yeşilliktir. Ağaçlar, birbiriyle yarışır büyüklük konusunda. Her biri bulutlara dokunur gibi...
            İşte sen oradayken görürsün; pamuk gibi bulutları. Çimler, çıplak enseni gıdıklarken, elini havaya kaldırıp dokunduğunu düşlersin bulutlara.
            Orada hiçbir şey üzemez seni, arkanda bir şey bırakmadıkça. Sen, orada iken gerçek sensindir. Ciğerlerinle birlikte, ruhun temiz...
            Sen orada erişirsin gerçek huzura ve mutluluğa. Tek başına kalmak, orada iken korkutmaz seni. Ve sen, orada görürsün gerçek karanlığı ve aydınlığı. Orada güneş doğar ve orada batar. Orasının gündüzü ısıtır, gecesi soğuk... –Orada giydiğin hırka bile bir farklı kokar burnuna. Orada anlarsın, hiç kimsenin kendisi gibi kokmadığını.—
            İşte tam orası, senindir. Orada olmak senin amacındır, buralar hep araç... Mutlu olduğun yere git arkadaşım! Seni mutlu edenlerin yanına... Seni hiç üzmeyecek olanların yanına... Kendin olmaya git! Kendin gibi yaşamaya... Kimseye bağlatma ellerini, kollarını; huzurlu ve mutlu olabildiğin yere git! Amacına git. Ve her zaman gerçek sen ol! Sen, tek başına da güçlüsün arkadaşım. Sadece tek iken güçlüsün.

            -Tavanı Tahta Duvarlı Oda notlarından-

1 Mart 2012 Perşembe

İnsanlık - Otomatikliği


 --   Artık güneş doğmadan da yeni bir güne başlanabiliyor.
   Artık güzelliğe daha fazla önem veriliyor, çirkinliğin asalet parıltısı sağlamlaştıkça…
   Artık en sevdiklerimiz bize deli gömleği giydiriyor.
   En çok sevgi, en çok değerini alıp götürüyor.
   Verdiğin her ödün, özünü çürütüyor.
   Artık gökkuşağını görerek de kör olunabiliyor. 
   Kolları olmayandan, avuçlarıyla dua etmesi bekleniyor.
   Çılgınlık; değer vermeden, değer verilmesi bekleniyor.

-“Tavanı Tahta Duvarlı Oda” notlarından.-

5 Şubat 2012 Pazar

Kanatlar Üzerindeki Yalnız


            “Ben, meleklerin kanatları üzerinde yapayalnız uçuyorum.” Dedi, ince sigarasından çektiği narin nefesi dışarı doğru üflerken. Dudaklarında resmî bir titreklik vardı, rujunu sigaraya bulaştırmamak adına. “Efendim? Anlayamadım.” dedim. Sigarasını kül tablasının yanına iliştirdi, “Ajda bardak”lı çayından bir yudum aldı ve; “Ben biraz çılgınım. Aklım havalardadır. Yani çevremdeki birçok insan böyle söyler benim için, “Onun aklı bir karış havada” derler. Fakat ben çok duygusalımdır. En ufak bir şey olsun, onu düşünmekten gece gözüme uyku girmez. Şimdi söylesene bana, hem aklı havada olup hem de nasıl böyle derin düşünceli olabilirim !?” Sorusunu sorarken, içerisine cevabı büyük puntolarla iliştirmişti adeta. Cevap, bas bas bağırıyordu zaten. “Haklısın.” Diyebildim. Onu onaylamalıydım çünkü.
            Birkaç dakika sessizlik oldu. Bu sırada önümüzde duran “Ajda bardak”lı çaylarımızı höpürdetmemeye özen göstererek içtik. Sıcak çay dudaklarımıza vurunca, canımız acıyor, aldığımız yudumu yutamadan titrek dudaklarımızla bardağa geri döküyorduk. Çaydan yutamamış, dudaklarımızın yanığıyla yetiniyorduk. Çayın biraz soğuması için oturduğum yerde biraz gerilerek etrafı izlemeye koyuldum.
            Sahil üzerinde, nargile ve biranın aynı anda verildiği rezil bir kafede oturuyorduk. Nargile, nefesini bastırıyor, içtiğin bira zehir oluyordu. Etraftaki masaların birkaçında, evdeki jöle kutusunun dibini sıyırarak saçına boca etmiş birkaç “delikanlı” vardı. Beş kişi bir nargile içiyor, sipsiler can çekişiyor, flaşlar; sivilceli yüzlere ve “çok sert” jölelere patlatılıyordu.
            “Ben çok yalnızım ya.” Diyerek sessizliğimizi bozdu. Çayı soğumuş olmalıydı ki yarısını içmişti. Ben de elimi bardağıma götürerek bir yudum aldım. Yutabiliyordum. “Senin gibi güzel bir kız nasıl yalnız kalabilir ki?” diye alaycı bir tavırla sordum. Gülümsüyordum. Başını önüne eğdi, “kikirdedi.” Bu hareket ile sanırım zihnimde daha “sevimli” olacaktı. Olmadı.
            “Teşekkür ederim. Ancak bundan da çok çektim. Beni gerçekten seven birisini hiç bulamadım. Erkeklerin hepsi aynı; düz, basit, duygusuz ve odun. Kendimi çok yalnız hissediyorum. Yalnızca bir tane dostum var. Her zaman yanımda olmuştur. Çok severim ben onu. O bana gelir kalır, ben ona giderim kalırım. Çok samimiyizdir onunla. Ama ben toplum içerisindeki yalnızlardanım. Bu dünyada kimse kimseyi gerçekten sevmiyor. Herkes birbirinin arkasından iş çeviriyor. İnsanlar ikiyüzlü, güvenilmez...” sözlerini, dönemin hit parçalarından olan “I’m Sexy and I Know It” isimli parça ile çalan telefonu böldü. “Af edersin. O bahsettiğim dostum arıyor.” Dedi. “Lütfen, buyur.” Dedim. Pembe kapaklı telefonunu kulağına götürerek:
            “Aloooooo! Bebeğiiiiimmmmm! Ah iyiyim bebitom, sen nasılsın? Ne yapayım bir arkadaşımla oturuyorum. A aa! Gerçekten mi bebitom? Demek seni feysbuktan kabul etti ha. E hadi bakalım darısı bizim başımıza...”
            Telefonda karşılıklı kikirdemeleri eşliğinde “Ajda bardak”lı çayımı bitirdim. Konuşmanın yalnızca bu kısmına kadar dinleyebildim.
            Onunla bir daha hiç görüşmedik. O kızla çıkmaktan da vazgeçmiştim. Zira, buluşmamızdan bir hafta sonra feysbukta yeni bir ilişkisi olduğunu görecektim.
            “Ayyhhhh bebeğimmm hayırlı ossunnnn...! xD”
            “Saol bebitom! Darısı senin başına ehe ehe xD”



-kurmacadır. yaşanmamıştır.-

3 Şubat 2012 Cuma

Bira ve Kuru Üzüm


            Yani öyle çok fazla şeye de ihtiyaç duymazsın. –duymamalısındır da—Kimi zaman bir kâse kuru üzüm ve bira, her şeyi açıklığa kavuşturabilir hayatında. Kimi zaman birkaç bardak sert içki...
            Kimi zaman önüne koyulan bir kağıt ve bir kalem açıklar sana her şeyi. Kimi zaman da kalemine mürekkep doldururken fark edersin.
            Ama sen sosyal biriysen eğer, bir arkadaşınla konuşurken açıklanır her şey. O bir espri yapar, güler, sen gülersin, o güler, sen bir an gülemezsin, o gülmeye devam eder.
            Sosyal birisin, anlatırsın neyin varsa arkadaşına, can kulağıyla dinler seni. Dinler, dinler ve dinler... Yalnızca birkaç dakika sonra kulağın can’ı gider kulak memesi kalır. Anlatırsın, karşında sallanır.
            Sosyal paylaşımsal biriysen, bir fotoğraf açıklar sana her şeyi. Oraya buraya koyamazsın, baktıkça canın acır.
            Açıklığa kavuşursa şey, canını acıtır. Bu yüzden hep kapalı tutarsın. Fakat insan, topallamasını asla gizleyemez. Geçmişini unutsan da vücudun, çocukluk yaralarını barındırır.
            Ama yok, ben yapamam dersen, gözlerini kapatırsan neye yarar; sen karanlıktan da korkuyorsun. Sen kendinden korksan da, onlar için aynaya bakıyorsun.
            Boş verelim şimdi bunları. Canımızı sıkmaya hiç gerek yok değil mi? Haydi, bir kız arkadaş yapalım kendimize, şöyle allı pullu, alımlı, çalımlı... Ne? Olmaz mı? Bir önceki de seni aldattı demek. Neyse, bunları da boş verelim kardeşim. Şuradan bir bira açalım, bir kâse de kuru üzüm. Otur bakalım, her şey açıklığa kavuşacak.

26 Ocak 2012 Perşembe

Anlamsızlık olarak yalnızlık --


           Hayatın özüne ve kendi özüne yaptığın yolculuklar sırasında yere düşmen veya tökezlemen sonucu gözlerini etrafa diktiğin ve sana elini uzatacak bir el aradığın zaman, kendi özüne sapladığın ilk bıçak darbesi niteliğini alacaktır bu davranışın: yalnız kalmak, yardımsız kalmak anlamına gelmeyecektir hiçbir zaman, ya da başka bir bedenden uzak kalmak; yol sana bunlardan daha fazlasını sunacaktır, ki sen bunları hak edene kadar çok fazla çamura bulanacaksın. 'Şey'in iyi olması, onu hak edeceğin anlamına gelmeyecektir, ya da kötü olması onu hak etmeyeceğin; “iyi” ya da “kötü” olarak nitelendirilen ahlakın sıradüzeni içerisinde, sen kendi özüne doğru gittikçe ahlaksız olarak nitelendirilebilirsin.
          Bir yere varmak için başka bir yerden uzaklaşman gerektiği gibi; özüne/öze doğru yaptığın eylem sırasında öze doğru attığın her adım başlangıcından, başlangıcında bulunanlardan bir adım daha öteye atacak/uzaklaştıracaktır – yalnızlığın temelinde de bu yatmaktadır – ancak kişi başlangıcın sonuna yaklaştığında ne için bir eylem içerisinde, bir çaba sarfı içerisinde olduğunu anlayacaktır;  – yalnız cesurlar yolun sonundaki havucu görmeden eyleme geçebilecektir – Sana uzanan ele doğru bir adım atman gerecektir, ki bu eylemde seni amacından uzağa itecektir; çabaların vakit kaybına uğrayacak, zaman içerisinde savrulup gidecektir; sana uzanan elin sana hiçbir şey katmayacağı ve senden birçok şey götüreceği gerçeğinin asla değişmeyeceği gibi. Sen ki oturur bu yolda soluklanmaya çalışırsan; her canlı gibi soluklanma gafleti içerisinde bulunmak zamanın soğuk tokadını yemek anlamına gelecektir ki – duraksadığın bu vakit senin yalnızlığını soluduğun vakit olacaktır: bu duygu hezeyanı seni korkutabilir ve amacını görmek isteyebilirsin; hataya düşmen de bundan olacaktır.      
           Yaptığın/yapacağın her hata seni yanılgıya düşürür; yanılgı şudur ki sen, tökezleyeceğini sanırken bu yanılgı seni geriye fırlatır; geri kalmak, zamanını kaçırmak ahlak ve onun sıradüzeni içerisinde yaşayanlarla birlikte geride kalman olacaktır; bu durum da seni benliğinden uzaklaştıracak, kalıba sokacaktır. Yalnızlık dünya üzerinde az kişiye bahşedilmiştir ki bu hediyenin farkına tanık olamayanlar yitip gitmiş –yitip gidecektir—ki yalnızlık hediyesi sırasını savmıştır. Yalnızca ayı görenler, parlak yüzünün değerinin nasıl var olduğuna anlam veremeyeceklerdir; bu anlamsızlık onları çürütürken güneşin parlaklığına hiçbir etki etmeyecektir. Güneş sönerse ancak ayın yüzündeki anlamsızlıklar anlam bulacaktır akıllarda.

13 Ocak 2012 Cuma

Zarif "Tiky" ve Sevgilisi



                Zayıf bedenini geriye doğru atarak kahkahalarla gülüyor. Yaptığı bu eylemde dikkat çekmek istiyormuş gibi… Gözleri kapalı, başı yukarıya doğru hafifçe kalkmış… Diğer zamanlar gülümserken, kız olmasının inceliklerini sergiliyor bu kız. Özenle, renkli ojelerle güzelleştirdiği elini dudaklarına götürerek, tebessümüne bir sır katıyor. Fakat şimdi karşımda o zarif kızdan eser yok. Attığı kahkahalar, zariflikten çok uzakta… Birçok hayvanı geride bırakıyor.
                O gülerken, yüzümün mimiklerini siliyorum. “Söylediğim şey bu kadar komik değildi.” diyorum. O da bunun farkında. Yüzü biraz kızarırken, gülüşünü kaybediyor. “Biliyorum.” diyor. Tonlamasında bir savunma hissediyorum. Ahengin bozulmaması adına biraz sessizlik sağlıyoruz. Konuşmadan anlaşma kısmı adım adım bizi ele geçirecek gibi. Hoşnutsuzluğum yüzüme yansıyor.
                Bacak bacak üzerine atıyor ve masanın üzerine koyduğu telefonu eline alıyor. Nasır tuttuğunu düşündüğüm başparmağının boğumunda ince bir yüzük duruyor. Onu incelerken birkaç dakika önce söylediğim bira geliyor masaya. Garsona teşekkür ediyorum. Bu sırada ince yüzüklü kız, başını telefondan kaldırmadan “Ya ben bi “white mocha”istiyorum.” diyor. Garson, başını “tabi” anlamında eğiyor ve kahveyi getirmek üzere gidiyor. Bu “zarif” kızla göz göze geliyoruz. “Garsonu tanıyor musun?” diye soruyorum. “Hayır, neden sordun?” diyor. Sormamın amacı gayet açık geliyor bana. Sabah dışarı çıkmadan, güzel görünmek adına saatlerce yüzünü gözünü boyayan, parfümler sıkan, takılar takan bu kız; birkaç saniyesini alacak bir arzusunu dile getirirken garsonun gözünün içine bile bakmıyor. Çevresindekilere edep, adap dersi veren bu genç kız, …”white mocha” istiyorum.” diyor. Aslında işin rezil tarafı, istediğin basit bir kahve olduğu halde sen bunu; moka, muça, çuça… gibi kelimelerle dile getiriyorsun. Bu da seni “mühim bir bok içiyorsun” gibi hissettiriyor. Bu kudretli isteği karşısında övünç duymalıyım sanırım. Kraliyet ailesinden bir bayanla oturduğumu düşünmemi istiyor sanıyorum. Sorusunu “Hiç” diyerek cevaplıyorum. Başını tekrar telefonuna eğiyor.
                “Telefonunu ne zaman bırakacaksın?” diye soruyorum. Yüzü düşüyor. Somurtuyor. “Arkadaşım “tuğitırdan” bir şey yazmış, onu cevaplıyordum.” diyor. Telaffuzunu ettiği bu site, onun İngilizce bilgisine olan hayranlığımı arttıracak gibi ağzında eğrilip, gevşiyor. Dolaylı yoldan bir şeyler anlatmaya çalıştığım aciz sorumun, dandik cevabını alarak susuyorum.
                İstediği mırç (karışım) önüne geliyor. Teşekkür etmek, o güzel dili için bir küfür gibi oluyor. Ben ise içimden “Ne zarif bir bayan ama.” diyorum. Ve işte bana söyletmek istediği şey de bu olmalı. Beni ele geçiriyor adeta.
                Ona hiçbir şey soramıyorum. Aslında sormak istemiyorum. O an içimden “Keşke herkes “feysbuk profilindeki” gibi olsa” diye geçiriyorum. Orada okuduğu kitaplar ne kadar da fazlaydı bu zarif bayanın! “İnternet âleminin aşk filozofu” oturuyor karşımda. Kaydolduğu sosyal paylaşım sitesi, pezevengi olmuş.
                Güzelce ruj sürdüğü dudaklarını aralayıp, temiz Türkçesiyle bana, dün akşam arkadaşının evinde ne kadar eğlendiklerini ne kadar çok içtiklerini anlatıyor. Havada yamulup eğrilen kelimeleri zihnimde düzeltmeye çalışırken konunun gidişatını kaçırıyorum. Acaba ağzında sakız mı var diye düşünüyorum bir an. Fakat attığı o büyük kahkaha, bana ağzında nelerin olup olmadığını net bir şekilde gösteriyor. Rezillik çıkarırcasına karıştırdığı çeşitli içkileri bana parmaklarıyla sayarak anlatıyor. “İşte hayatımın kadını.” diyorum. Yani tabi eğer reenkarnasyon (ruh göçü) varsa. Bir şempanze olarak…
                Anlattığı bu “eğlenceli” hikâye, bana bir değer katmadığı gibi hayatımdan da iki dakikayı çalıyor. Aslında burada otururken kaybettiğim saatlerin yanında iki dakika önemsiz kalıyor. Bu zarif kız ise anısını anlatırken tekrar yaşıyor ve tekrar eğleniyor.
                Biramın sonuna gelirken kendime “Ben neden buna katlanıyorum ki?” diye soruyorum. Neden kalkıp gitmiyorum? Sonra hatırlıyorum; Şu kızı da düzeyim, temelli kalkıp gideceğim zaten.

2 Aralık 2011 Cuma

Kırmızı Kurdeleli, Saman Yapraklı Defter


      Ben hayallerimi, alevlerin içerisinde saniye saniye kül olan saman yapraklı defterin en güzel köşelerine işledim. Üç tutam saç parçasını birbirleri üzerine atarak çıkan örgü misali, her bir hayalimi diğerinin üzerine geçirerek birbirine bağladım.  Ucuna da ufak, kırmızı bir kurdele iliştirdim. Hayallerimin mührü niteliğinde, zamanı gelince açılacak kırmızı kurdeleli, saman yapraklı defter.
            Beklediğim o zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini tahmin etmek zor olurdu benim için. Çünkü gözler, her zaman güzel olanı görmek ister. Kötü kokuların tüm yüz kaslarını germesi gibi... Gözler her zaman, güzelin arkasında duran çirkinliği fark edemiyor. Akıl her zaman, her güzelin er geç güzelliğinin son bulacağını algılayamıyor. Ölebilmek için, her türlü kötü duyguyu barındıran bu dünyada, bu zamana kadar yaşadığımızı sürekli unutmamız, acizliğimizin minik kırmızı kurdelesi anlamında.
            Şimdi hayallerimin sıcaklığı, avuçlarımın içine vuruyor. Saman yapraklı, kırmızı kurdeleli defterimin üzerinde parlayan alevler, göz bebeklerim içerisinde de parıldıyor. “Gözlerimin dolması, hayallerimin karşımda yanıyor olması değil, alevlerin üflediği sıcaklıktır” desem de kendime,  derinliklerimde bir şeyleri kandıramıyorum.
            Düşlediğim her hayalin ayrı bir tebessüm izi vardı yüzümde. Avuçlarıma gelecek olanlar, hayallerimin somut kanıtları olacaktı. Fakat şimdi avuçlarım, hayallerimin ateşiyle ısınıyor. Yüzümde, düşlerimin güzelliğinden kalma tebessüm izleri, hayallerimin alevinde belirginleşiyor.
            Tüm hayallerimden öğrendiğim o kelime, cılız sesle kulaklarımda yankı buluyor:
            “Bazen, yalnızca gidebilmek için geleceksin.”



12 Kasım 2011 Cumartesi

Çil



         Yüzünün üstüne yıldızlar serpilmiş. Derin bakan dolunay misali gözlerinin altında ışıl ışıl parlıyorlar. Uzunca yüzünü seyrettiğim zamanlarda, gözlerimle takip ederim bu yıldızları. Onlardan birer şekil oluşturmaya çalışırım. Çoğu zaman kopar giderim anlattığın konudan. Fakat bu seni dinlemediğim için değil, yüzündeki yıldızlardandır.
      Sigara içmene kızardım. Sigaranın dumanı bir sis gibi çökerdi yıldızların üstüne. Göremezdim onları. Saniyelik bile olsa, kabullenemezdim. Yüzündeki benlerine birlikte isim bulmuştuk. Tek tek dokunarak yerlerini göstermiştim sana, sanki sen onları hiç bilmiyormuşsun gibi... Kutup yıldızı misâli benlerin vardı, yıldızların arasında, diğerlerine nazaran daha büyük...
       Mum ışığında, ateşin kırmızılığını alırdı bu yıldızlar. Gözlerin, loş ışığın içerisinde kaybolur gider. Dudaklarının ucunda sigaranın cılız alevi...
          Şarap ile sigara içerdin. Şarap dudaklarını kurutur, sigara dudaklarına yapışır... Sevmezdin sigara içmesini. Bırakmak istedin birçok kez, yapamadın. Yüzündeki tüm yıldızlarına rağmen iraden zayıftı.
            Bir anlık "gece-gökyüzü" demiştim sana. Öyle bir bakmıştın ki gözlerime o zaman, derinliklerime indiğini hissettim. İlk uzun sarılıp ağlayışımızın anısıydı o kelime. 1 saat boyunca...
         Şimdi karşımda loş ışıkta yatıyorsun. Bu sefer dudaklarının ucunda sigaranın cılız alevi değil, bir hortum yer alıyor. Dudakların, şarap içmişsin gibi kuru... Yüzündeki parlak yıldızlar solmuş. Sigara dumanından çıkan sis, yüzüne yapışmış gibi. Ellerimle silmeye çalışıyorum, geçmiyor. Seni uyandırmamak için vazgeçiyorum. Mecburum.
         Sigara içmene hep kızdım. Bunu biliyordun. İçmek istemiyordun, fakat bırakamıyordun. Ben de bunu biliyordum. Sana hiç kızmadım. Kendime kızıyorum şimdi, "gece-gökyüzü"me çöken sise nasıl engel olamadım diye. Beni affet.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Şans

        Binlerce duygu içerisinden bir tanesini seç kendine ve pencerenin kenarına çektiğin sandalyeye otur. Sıkıca tut, seçtiğin o duyguyu. İki elinle kavramalısın ki ellerinden kayıp gitmesin. Bunu yaparken avuç içlerin de değmeli bu duyguya. Avuçlarının içinde tuttuğun senin  imiş hissiyatı verebilir ancak.
        Üzerindeki hırkayı sandalyenin arkasına as. Pencereden gelecek ufak esintiler ürpertmeli içini. Ürpermelisin ki avuçlarında tuttuğunun farkına varabilesin. Gözlerini açıp da bakma avuçlarında tuttuğuna. Çünkü görememek, onu var edemeyeceğin korkusunu yaratır. Derin nefesler çek ciğerlerine. Her esinti farklı bir anı taşısın bedenine.
        Bu sandalyeye nasıl geldiğini düşün. Avuçlarının içinde olan o duyguya duyduğun ihtiyacı düşün. Zihninin ona muhtaç oluşunu düşün. Şimdi avuçlarında tuttuğun o duyguyu aradığın zamanları nasıl da unutuyorsun bir anda. Aradığın şeyi bulduğunda, onu aradığın zamanki hâlini hiç hatırlamazsın.
        Onu bulamadığın zamanlardaki sıkıntılarını düşün. İşte o zaman onu ne kadar özlediğini anlayacaksın. Bir "şans" değil avuçlarında duran. Sana bahşedilmiş bir duygu değil. Fakat senin ona ihtiyacın var. İhtiyacın, şansın olamaz hiçbir zaman. Sen, bu sandalye üzerindeyken asla şanslı olarak nitelendirilemezsin. Çünkü bu sandalye üzerinde ihtiyaç duyduğun tek şey avuçlarında. Muhtaç olduğun şans olamaz hiçbir zaman. Gözünle gördüğünü var edemezsin. Gözünle gördüğünü kalıpsızlaştıramazsın.
        Birkaç dakika sonra üşümeye başlayacaksın. Ellerin titreyecek. Fakat şimdi avuçlarında duran duygunun değerini bilecek ve onu bırakamayacaksın. Ama bileceksin, o seni bırakacak. O duygu seni terk edip gittiğinde, bu sandalye üzerinde hafif esen rüzgâr fırtına gibi ele geçirecek bütün bedenini. Titremelerin durmayacak. Duygusuzluktan üşüyeceksin. Sen duygusuzken, toprak duygularla ıslanacak. Yeni yeşeren bütün duygular, avuçları düşleyecek. Sen yeni bir tane koparana kadar, seni bırakan o duygunun hayali ile titreyeceksin. Yeni bir duygu, sana yeni bir şans gibi gelecek. Şans kabul ettiklerin, alışkanlıklarına dönüşecek.
        Yeni bir yağmur, yanında duran pencereye vuracak. Sen elinde tuttuğun yeni duygunun yansımasıyla huzur bulacaksın. Terk edilene kadar, avuçlarında tuttuğunun hangi duygu olduğunu hiç bilemeyeceksin. Gözlerinin göremediğini, kalbin, kulaklarına fısıldayacak, susturamayacaksın.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Gece Yağmurları


        Yağmurlu bir gün daha. İçeriden "kettle"ın sesi geliyor. Evet, her zamanki yağmur ritüelimizde olduğu gibi suyu kaynatıyorum. 2 bardak sıcak kahve için. Balkonda duruyorum. Ayaklarım biraz üşüyor. Hani senin sevmediğin şu çoraplarım... Onlar var ayağımda. Üzerimde salaş bir hırka. Üşümüyorum aslında. Sadece yer biraz soğuk. Arada bir sert esen rüzgâr birkaç damla yağmuru vuruyor yüzüme. Yüzümde kalan diğerleriyle birleşip yanaklarımdan süzülüyor.
"Tık!" sesini işitiyorum. Su kaynamış olmalı. Yorgun hareketlerle, ayaklarımı sürüyerek mutfağa gidiyorum. Balkon kapısı ardına kadar açık. Evin içerisinde sadece yağmurun sesi var.
Sıcak, 2 bardak kahve hazırlıyorum. Yağmurlu akşamlarımızda sen yapardın kahveyi. Her ne kadar hazır kahve olsa da, ayrı bir tadı oluyordu kahvelerinin. Güzelde bir esprin vardı senin; "4'ü bir arada".
Elimde 2 bardak kahve ve içlerinde 3'ü bir arada, balkonun yolunu tutuyorum. Geçerken de portmantodan bir hırka daha alıyorum senin için. Yağmur şiddetini arttıracak gibi duruyor çünkü. Bünyenin ne kadar zayıf olduğunu biliyorum. Ufacık bir esinti, seni haftalarca yatağa düşürebiliyor.
Balkonda duran ufak sehpanın üzerine bırakıyorum kahveleri. Daireler çizerek kahve kokusu, yağmur kokusuna karışıyor. İşte yağmur ritüelimiz gerçekleşiyor. Ufak tabureme oturuyorum, senin tabureni de tam yanıma çekiyorum. Her gece yağmuru olduğu gibi sana sarılacak ve kahvemizi yudumlarken sana yazdığım yazıların sırlarını anlatacağım. Sen, uzaklara bakarken, iki avucunla narince kahve bardağını tutacaksın. Avuçların ısınacak ve kahve kokan ellerini yanaklarıma bastıracaksın. Her gece yağmur yağmasını istemem bundandır bilir misin? O kahve kokusu avuçlarının içinden o kadar güzel kokar ki. Yağmur damlaları avuçlarında, kahve kokusu burnunda hayat buluyor. Düşündükçe senin avuçların, benim gözlerim ıslanıyor.
Burunlarımız kızarır birkaç saatin ardından. Kahvelerimiz birbirini izler. Yağmur dinmek bilmez. "Üşüdüm" demezsin o gecelerde. İçeri girmeyi kimse teklif etmez. Sarılırım sana, sarılırsın bana birbirimizi ısıtırız saatlerce.
Şimdi karşımda duran bardağa kimse dokunmamış. İlk kahvemin yarısına geldim. İçim üşüyor. Yanımda duran taburenin üzerinde, Gece Yağmurlarında giydiğin hırkan duruyor. Kahve kokusu, hırkandaki kokuna karışıyor. Birkaç yağmur damlası vuruyor yüzüme, ıslatıyor. Ellerimle siliyorum, dinmiyor. Ağladığımı fark etmem dakikalarımı alıyor.
O gece tek uyuyorum. Tek başıma camda süzülen yağmur damlalarını izliyorum. Evin içinde senin kokun var hâlâ. Yaptığım her kahvede senin avuçların...
O Gece Yağmur, izlediğim son yağmur oluyor. Ve bu sana anlattığım son yazılarımın sırrı... Bu, sana yazdığım son bir elveda...

10 Ekim 2011 Pazartesi

Aynalar

İnsanlar ayna gibidir. Hepsi birer yansıman... Ayna karşısına geçer gülersen, o da sana gülecektir. Ağlarsan, o da sana ağlayacak. Susup öylece baktığında, o da seni uzun uzun süzecek, sessizce. Ta ki sen, bu sessizliği bozana kadar.
Karşına alır konuşursan, o da konuşacaktır. Unutma, onlar senin birer yansıman. Sen "Ben" derken, o da sana "Ben" diyecektir. Hiçbir zaman "Biz" kavramı olmayacaktır aranızda.
Kimi zaman sarılmak isteyeceksin, açacaksın kollarını; elleriniz aynı yerde kavuşacak ama asla sarılamayacaksınız. Sen gibidir, aynalar. Mutlu olmak için, mutlu etmen gerekecek. Güldürmek için, gülmen gerekecek. Sen o'nu anlatmadıkça o, senden bahsetmeyecek. Sen en güzel kıyafetleri geçirirsen üstüne, o da senin için o zaman süslenecek. Ne sen o'nun için bir şey yapacaksın, ne de o senin için bir şeyler yapacak. Fakat bütün eylemleriniz aynı paydada buluşacak. Her işin sonunda, ayna karşısında bulacaksın kendini.
Olur da bir gün kırar ya da çatlatırsan bu aynalardan birini; dökülen her parça tane tane kesecek  etini. Sonra ne kadar yapıştırsan da parçaları, o aynada kendini hep paramparça göreceksin.
Hep paramparça...

9 Ekim 2011 Pazar

Maketten Sevgiler Diyârı


Bu bir test olmalı. Bir sınav. Yoksa, çektiğim bütün bu acıların mantıklı bir açıklaması olamaz. Bana bu sınavı veren, aynı zamanda ona sığınmamı nasıl bekleyebilir? Kendi çıkarı için mi tüm bunlar!?
Bağırdım, çağırdım. Küfürler savurdum etrafa. Yumruklarımı sıktım havayı toz etmek istercesine. Ağladım. Ağlayışımın sesi oldu çığlıklarım, hıçkırıklarım. Lanet ettim bütün her şeye, bütün anlamlı gözüken anlamsızlıklara. Kavram kargaşası içerisindeki duvarlara vurdum omuzlarımı. Bir köşede çöktüm, dinlendim. Dinmedi sinirim, üzüntüm.
Tek bir mantıklı açıklamaydı istediğim. "Kim sahipse buna, çıkıp gelsin!" diye bağırdım. Sesim paradoks koridorlarda yankılandı. O an tekrar işittim aciz ses tınımı. Nefret ettim kendimden. Tek bir tını bozdu, kendimle olan barış antlaşmamı. Vücudumdaki bütün çürükleri, morlukları hiçe saydım, ayağa kalktım. Her kapı girişinde, kapı eşiklerinde çürüdü omuzlarım. Bileğimde derman kalmadı, tek bir kapı kolu daha çevirebilmek için. Bedenen yorgun, zihnen bitap düştüm. Yere düştüm, süründüm. Durmadım. Çünkü duramazdım! Tek bir geriye bakışım, gözlerimdeki beyazlığı duman edebilirdi.
Nefret ettim neye sahip olduğumu düşündüysem. Nefret ettim kendimden, kendime ait olan değerlerden. Çığlıklar attım, lanetler, sitemler ettim; tüm bu olanlara. Olacak olanlara...
Hepsinin ardından yüzümdeki yastığı çektim kenara. Ağzımdaki kumaş parçasını çözdüm. Ellerimle yaşlarımı sildim. Ayna karşısında güzel bir maske seçtim. Ceketimi alıp, omuzumu kapının eşiğine vurarak Maketten Sevgiler Diyarı'na bir gün daha adım attım.